Delik deşik olmuş duvarımda bulduğum avuç içi kadar bir boşluğun ortasına çivinin ucunu dayadıktan sonra olanca gücümle vurmaya başladım. Sabahtan beri defalarca yıkamak zorunda kaldığım çekici öyle sıkı kavramıştım ki, avucum ter içindeydi. Kendimi darbelerin ahengine bırakarak öfkemi yatıştırmaya çalışıyordum. Öfkeliydim evet, hala da öyleyim.
Halbuki sabah neşe ile uyandığımda tek amacım, dün aldığım yağlı boya resmi duvarıma asmak ve karşısına oturup bacak bacak üstüne atarak sigaramı tellendirerek Bach dinlemekti.
Dün İstiklal caddesinde olağan turlarımı atarken tabloyu görür görmez zihnimin içinde görünmeyen bir el, görünmeyen bir piyanonun tuşlarına dokunarak Ave Maria’yı çalmaya başlamıştı bile. Fiyatını sorarken öyle heyecanlanmıştım ki, durumu -aç sanatçılara has bir içgüdüyle- anlamakta gecikmeyen adi sokak ressamı anında Van Gogh havasına girivermişti. Son parama kadar aldığından emin olana kadar da rol yapmayı elden bırakmamıştı. Dün koltuğumun altında resim eve dönerken, yediğim kazığın bilincinde olmama rağmen mutluydum.
Mut-luy-dum. Şimdi ise öfkeliyim. Ah şu insanlar! Öylesine öfkeliyim ki; şu çivi olmasa, çekicimle tüm binayı yerle bir edebilirim.
Az kaldı. Allahım az kaldı. Beş, bilemedin altı vuruş. Sonra Bach, sonra sigara… Az kaldı.
Bakın, bakın! Bırakmıyorlar, el birliği etmiş sanki mendeburlar. Yine zil çalıyor.
Aldırma, devam et. Döört!
Dur be adam! Dur, sabret biraz. Üüç!
Dağıtma dikkatini. Bırak düşsün dudağındaki sigaranın külü. Bırak çalsın iğrenç kapı zili. Az kaldı, çivinin yarısından fazlası içerde.
İki! Geliyorum.
Çıldırmış gibi basıyor zile. Geliyorum, geliyorum merak etme.
Bu da sonuncusu. İşte tamaam! Sonunda.
Şehirde yaşamak ne kadar zor, ne dayanılmaz. Ya apartmanlar? Üst üste yığılmış minik mağaracıklar. Kendi evinde bir çivi çaktırmıyorlar insana. Bir günde bir çiviyi bir duvara çakana kadar neler çektim. Olmaz ki canım! Gideceğim, her şeyi bırakıp köye yerleşeceğim. Babamın köyle bir evi, biraz da arazisi vardı. Abim satmadıysa yarından tezi yok emekliliğimi isteyip köye yerleşeceğim.
Yeter be adam, geldik işte.
GELDİM! GELDİM!
- Buyurun!
- Kardeşim, taa en üst kattan duyuluyo. Sabahtan beri tak tak. olm…
Terbiyesiz herif, hak ettin. Allahtan içeri girdi de kapının önünü kana bulamadı. Şu çekici de nerden elime aldım. Neydi o, bir söz vardı; “Sahip olduğu tek şey bir çekiç olan insan, herkesi çivi gibi görür.” Hehe. Buna benzer bir şeydi.
Şunu sırtlanalım, doğru mutfağa. Ev alırken mutfağının büyük olmasına dikkat edeceksin, ben bunu bilir bunu söylerim. Bu da diğerlerini yanına.
Sana sabret dedim, saygılı ol dedim. Bir çivi de senin kafana çakardım ama senin çivin duvarda. Hem bu defa öfkem dindi. Az sonra… Evet, zor da olsa hayallerinin gerçekleştiğini görmek kadar mutlu eden bir şey yok. Belki de daha çok mutlu olmanın sırrı, daha çok daha küçük hayaller kurabilmektir.
Çenem düştü yine, bakalım kaç çivimiz z******* olmuş. Biir, ikii, üüç, dört, beş, altı, yedi, sekiz.
Gidip şu resmi asayım artık. Dur, önce çekici yıkayalım. Yerine de asalım. Bach da icraya başlasın. Tamam, şimdi her şey hazır.
A. bir gün önce aldığı yağlı boya resmi, delik deşik duvarına astıktan sonra hayalini kurduğu gibi karşısına oturup bacak bacak üstüne attı. Bach’ın Ave Maria’sı eşliğinde sigarasından derin nefesler alırken günün tüm yorgunluğunun yavaşça akıp gittiğini hissetti.
Bir çekici, bir sandığı çakmakta ya da komşumu gebertmekte kullanabilirim.
(J. P. Sartre)
.
|
"KÜRESEL ISINMASIN!" / [Fatih Mutlu]
Çocuktuk. Acayip bir panik vardı civarda. Televizyonlar, gazeteler, dergiler telaştaydı. Sokakta, otobüste, akşam yemeklerinde aynı konu konuşuluyordu. “Konunun uzmanları”, sivil toplum kuruluşları, hatta kimi zaman siyasiler anlatıyorlardı da anlatıyorlardı. “Duyarlı” karikatüristler de aynı meseleye işaret ederek kıyasıya çiziktiriyorladı. Reklam filmleri, alternatif gerçeklik senaryoları, fantastik kurgu romanları popülaritesini cilalıyordu. Dünyanın yegane endişesi dünyanın yegane endişesiydi: OZON TABAKASI DELİNMEK ÜZERE! Ve yine biz çocuktuk. Zapatistalar direnmeye devam ediyor, Somali’de Müslüman kadınlara tecavüz ediliyor, ilkokullarda çocuklar evvelce adını bile duymadıkları Saraybosna diye bir yere para gönderiyor ve Bağdat canlı yayında işgal ediliyordu. Bir çocuk birimiyle ‘bir sürü’ zaman geçti aradan. Ozon tabakası delindi bu arada. Kimsenin umurunda olmadı lakin. “Endişe”ye veritabanlığı yapan kozmetik ürünleri satışlarında büyük patlamalar oldu aksine. Kozmetiğe [evet, saç jölesi, kolonya ve sürme dahil] bir yılda harcanan paranın, dünyadaki açlık denen illetin sonlandırılmasına bir yıl yetecek miktar kadar olduğu günleri bile gördük. Ve yine bu ‘bir sürü’ zaman içinde İkinci İntifada başladı, Kosova’dan çığlıklar yükseldi.
BUZULLAR ERİYOR; DEĞİŞTİRİN ŞU KANALI Aynı ‘yıllar’da Kabil’in, Felluce’nin ve Kana’nın haritadaki yerini ezberlemekle meşguldük. Biz hala büyüğüz. Meşguliyetimiz aynı. Fakat aramızda o korku tünelinden çıkmayı bir türlü beceremeyen bir sürü insan var. Burada [evet, Türkiye’de] televizyon programları, gazete manşetleri, reklam filmleri, köşe yazıları küresel ısınma tedirginliğine büründüler. Evden işe işten eve hayat süren “alelade” adamların evlerindeki 11 yaşındaki çocuklar bile küresel ısınma hakkında fazlasıyla bilgilendi. Avluda komşularıyla hasbıhal eden ev hanımları sıcakları küresel ısınmaya düğümlemeye başladı. Küresel ısınmaya “dikkat çekmek” için organize edilen Live Earth konserleri NTV’den naklen yayınlandı diye bayram edenler yaşıyor bu ülkede [benzer bir konseri “Afrika için” düzenleyen bu züppe popçular hakkındaki fikirlerimizi geçen hafta “Bu, BM’siz Afrika İçin!” yazımızda açık etmiştik.] Aslında mesele bir çeşit dünyaya kazık çakma operasyonu. Küresel ısınmasın, sular bitmesin; enerjiyi doğru kullanalım, boştan yere su akıtmayalım, çevreyi kirletmeyelim; şu olmasın, bu olmasın… Tüm hareketler dünyanın “sonsuz”a kadar ayakta kalması, insan ırkının “sonsuz”a kadar varlığını devam ettirmesine matuf. İnsan ömrünü uzatmak[?!] için uğraşan bilim adamlarıyla küresel ısınmaya karşı tedbirler üreten bilim adamları aynı akademide çalışıyorlar. Sağlıklı yaşam koşuları, ‘fitness’ araç gereçleri, hijyen kitapları, ‘diet’ kolalar, alternatif huzur projeleri… her biri maddeye dayalı, maddeyi dayatan, “herkesin üzerine düşen görev var” diktasıyla idare eden, aşağılık bir sistemin dümen suyu. Bir yandan kuklacı yerine kuklaya ateş eden, diğer yandan dibine kadar yaşamaya and içmiş bir insanoğlu projesi. Ölmek için yaşayanların da gelip geçtiği gezegenin son hali budur!
ÖNEMLİ DÜNYA, ÖLÜMLÜ DÜNYA Açıkça söyleyelim: Küresel ısınma bizim umurumuzda bile değil. Dünyanın sonu umurumuzda bile değil. Suyun tükenip gitmesi umurumuzda bile değil. Biz sıcakta da, soğukta da, su varken de yokken de, hatta ölmek üzereyken de rızkın menşeini bilen [bilmekle mükellef] insanlarız. Biz dünyada sonsuza kadar yaşamak üzere programlanmış robotlar değil, bize biçilen ömrü İstanbul halkı adına, Mogadişu halkı adına, Marakeş halkı adına, Kigali halkı adına, ahlak adına, vicdan adına, aşk ve öfke adına tasarruf etmekle emrolunmuş yaratıklarız. Ayrıca, küresel ısınma denen şeyin olağan bir iklim revizyonu olduğunu, endişeye mahal olmadığını söyleyen bilim adamları da umurumuzda değil. Ne de olsa onlar da ellerinde aynı sözlüğü taşıyorlar, onlar da bunun bir endişe kaynağı olabileceğini ‘ihtimal’ diye adlandırıyorlar.
DÜNYAYA KAZIK ÇAKMAYACAĞIZ! Küresel ısınmaymış… Dünyaya kazık çakmayacağız ya; bize ne; batarsa batsın! | ||
SONDEYİŞ Bölümünden
...
Her şair, her yaratıcı, her romancı -roman yazmak yaratmaktır- kahramanlar yaratırken kendisini yaratır ve eğer bunlar ölü doğarlarsa kendisi de ölü yaşıyor demektir. Her şair, Yüce Şair, Ebedi Şair Tanrı da dahil olmak üzere her yaratıcı diyorum... Tanrı evreni yaratırken, evreni sürekli yaratırken, şiirleştirirken kendi kendini şiirinde, Kutsal Roman'ında yaratmaktan başka birşey yapmaz.
...
Ama ben tinsel bir zaman içinde yaşayan ben, bir romanın romanını -biraz bir gölgenin gölgesi gibi birşey- yazmayı düşündüm; hayır bir romancının romanı değil bu, bir romanın romanı ve ben bunu okuyucularım için yazmayı düşündüm, o okuyucular ki benim kendilerini oluşturduğum kadar onlar da beni oluşturmuşlardır... Ben başka birşeyle ilgilenmedim, okuyucularım, benim okuyucularım da ilgilenmediler. Okuyucularım, benim okuyucularım gerçekçi denen romanların tutarlı dünyasını aramazlar -öyle değil mi okuyucularım?-; okuyucularım, benim okuyucularım bilirler ki; bir argüman bir roman için sadece bahanedir ve argümanı alınırsa, roman, bütünlüğü içinde, daha saf, daha ilginç daha romansı olarak kalır.
...
benim tercihim onlara romanlar yazmak ve onlarında bu romanlara argümanlar koymalarıdır; onların da tercihlerinin bu olacağından kesinlikle eminim.
Benim okuyucularım operaya ya da sinemaya -sesli ya da sessiz- giderken üstünde durmaları gereken şeyin ne olduğunu bilebilmek için önceden argüman satın alan okuyucular değildir.
.
| Bir Kez Daha Ebu Zer |
|
Düşmanlarım beni tüm zamanların açlarının çehresinde tek tek görmüyorlarsa çoktan ölmüşlerdir. Zulüm gecesinin cahiliyyet karanlığında seher bambaşka bir güneşin doğuşuna hazırlanıyordu. Cihan, fırtına öncesi sessizlikte ve tarih büyük bir ayaklanma endişesinde; yeryüzü tanrılarına ve gölgelerine ve ayetlerine karşı: Gökyüzü tanrıları. Şirk! İrade gölgesi düşen vicdanların ve adeta namusla ortaya çıkan fıtratların derinliklerinde hayret verici farklılaşmalar meydana geliyordu. Yalnız kalmış ruhlar –ki “Tufan”ı önceden “hisseden” ve gecikmeden topraklarından hicret eden yırtıcı kuşlardaki koku alma özelliği ya da depremden hemen önce ayaklanıp dizginlerini kopararak eğersiz ve bineksiz, sahibinin evini terk edip çöllere düşen uyanık atlardaki esrarengiz içgüdüye sahiplermiş gibi- hissediyorlardı ki “bir şeyler oluyor”, “Büyük şeyler!” Bazen bir can, bir cihandır ve bazen bir fert, tek başına bir toplum.[1] Ve Cündeb, Cünede’nin oğlu, bedevi Arap, Gıfarlı; fakir, Mekke’yle Medine arasındaki çölde, Rebeze’de, Kureyş ticaret kervanlarının ve Kabe ziyaretçilerinin yolunun üstündeki kabileye mensup, küstah; gelenek, kanun ve kurallara karşı korkusuz adamlarla birlikte ve nihayet bu düzenin gölgesinde yaşayıp nimet ve emniyetinden faydalananların gözünde kötü şöhretli, laubali, kötü ahlaklı, bozguncu! Ki ahlak burada geleneklere riayet ve kanunlara uymaktır. Ve tüm bunlar tekel ve imtiyaza dönüşen duvarlardır: Hak ve hukuk! Düzen ve güven! Ve tüm bunlar şu adam yoksul toplumun ortasında, çeşit çeşit yemeklerle dolu sofrasında güzelce “Yiyebilsin” diyedir! Gıfar; kötü şöhretli kabile, yol kesici! Altın ve köle ticaret kervanlarının yol kesicisi. “Haram aylara saygı göstermeyecek kadar laubali”. Bu dört ayda Arabistan’a hakim olan emniyeti bile bozuyorlar, ticaret kervanları –ki bu ziyaret aylarında din himayesinde Bizans, Mekke ve İran arasında hareket ederlerdi- tehlikeli Rebeze’den geçerler.[2] Yine de tuzak kurdukları yerden onlara saldıran Gıfar’ın kılıçlarıyla karşılaşırlar. Gıfarlılar, ticaret kervanlarının yolu üstündeki bu günahkâr yoksullar dilencilik yapmak yerine efendilere kılıç çekiyorlar! Cünade’nin oğlu bunlardan birisidir ki, sonraları “Ebuzer” olacaktır. “Evinde ekmeği olmayan yoksulun eline kılıcı alıp bütün halka karşı ayaklanmamasına şaşıyorum!”[3] Cünade’nin oğlu Cündeb, bütün Gıfarlılar gibi biliyor ki, zulüm sistemindeki tüm kanunlar, kararlar, gelenek, ahlak, düzen ve emniyet zulmün bekçisidir ve onlara uymak cehl’dir. Ama o bir adımı –son adımı- hepsinden önce attı. Anladı ki, burada hakim din de aynı rolü oynuyor ve ona itaat, küfürdür! Ve put! Nedir bu? Kabilenin “Menat’ı –Gıfar’ın putu- ziyarete gittiği ve Gıfar’ı ölümle tehdit eden kuraklıktan kurtulmak amacıyla heyecan, sevinç, coşku, dua, ibadet, adak ve ricayla yağmur istedikleri gece o içinin derinliklerinde kutsal bir şüphe ışıltısı hissediyordu. Ve bu ışıltı derin düşüncelerini daha da alevlendiriyordu. Sonunda kabilesi uykuya daldıktan sonra çölü ve gökyüzünü kaplayan esrarengiz sessizlikte yavaşça kalktı, bir taş alıp şüphe ve inanç arasında tereddütle ve titreyerek Menat’ın yanına geldi. Bir an zamanının ilahının gözlerine hayretle baktı. Bakışsız iki göz dışında bir şey bulamadı. Bütün öfke ve nefretiyle elindeki taşı bu cehalet ve zulmün yonttuğu Tanrı’ya fırlattı. Taşın taşa çarpmasından çıkan bir ses ve... başka hiçbir şey! Döndü. Mutlak olana doğru kurtuluş, adeta yüzyıllardır kendisini bağlayan zincirlerden özgürleşme. Ansızın sanki yaratılıştan beridir tek ve meçhul içinde hapsolonduğu derin bir kuyu ve dar ve karanlık bir mağaradan çıkmış gibi oldu. Çöle baktı, sonsuz uzunluk, uzak ve geniş ufuklar ve gökyüzü! Heybetli, güzel, derin ve esrarengiz!.. Sanki bütün bunları ilk kez görüyor ve görebiliyor. İman ve yakinden kurtulmuştu. Ve şimdi yavaş yavaş iman ve yakinin yeni sınırına varıyordu. Apaçık, büyük, derin, bilinçli ve kendi seçtiği şey! Anbean artan düşünce yağmurları altında, içindeki karanlık, kurak ve yakıcı çölde çeşmelerin akıverdiğini hissediyordu. Ve şimdi, “Suyun ayak sesleri!” Her an arttıkça artıyor, yükseldikçe yükseliyor ve tüm benliğini kaplıyordu. Onunla doluyordu. Bir doğumun sancısı ve şevkinde yeryüzünde yalnız, çöldeki tek gölge, geceleyin gökyüzünün altında çölün konuşması! Tüm vücudu “O”na sesleniyor! Ansızın toprağa eğildi, secdeye vardı ve eski karanlık inançların aydınlanma sesi. Ağlayış! Ve bu Ebuzer’in ilk namazıydı: “Ben Allah Resulü’nü görmeden üç yıl önce namaz kılmaya başladım.” - Hangi tarafa yöneliyordun? - Allah’ın beni çevirdiği yöne! Üç yıl sonra Mekke’de bir adamın ortaya çıktığını, bu adamın halkın dinini küçümsediğini, kavminin kutsallarını yok saydığını, Kabe’deki tüm putları zavallı ve budala taşlar olarak adlandırdığını ve sadece bir olan Allah’a çağırdığını duydu! Gıfar’dan geçen yolcular bu haberi Arapların din ve ahlakı için bir facia olarak telakki ediyor, alay ve nefret dolu sözlerle ondan bahsediyorlardı. Ancak Cündeb bu sözler arasında kendi kaybettiklerini buluyordu ve biliyordu ki bu taşa tapanların –ki şirk dolu cahili hurafeler kendini put kırıcı İbrahim’e dayandırıyordu- mahkum ettikleri, küfür saydıkları ve toplumsal ayrılıkların, inançsal gevşekliklerin, gençlerdeki fikirsel bozulmaların, aşağı halk tabakasındaki küstahlaşmanın, ahlaki ve imani temellerdeki sarsılmaların, çocuklarla anne-babaları arasındaki ayrılıkların sebebi olarak gördükleri; büyük dini şahsiyetlerin aşağılanması, eskilere saygının ortadan kalkması, efsanelerin ve ecdadın geleneklerinin yok olması... Tüm bunlar kurtarıcı bir devrimin apaçık göstergeleri ve ilahi hakikatin sağlam belirtileridir. Cündeb –ki dar sosyal gelenek kalıplarına sığmayan ve hareket, değişim kabiliyeti, ilerleme ve seçme yeteneğine sahip ruhlardandı- “bir şeyler olduğunu”, ümmi ruhu ve özgür düşüncesinin çölün derin yalnızlıklarında aradığının da bizzat bu şey olduğunu hissediyordu. Bu “haber”e karşı tarafsız kalmadı. Sorumluluk, onu araştırmaya ve inanç ve yargısını kin sahibi seçkinlerin üretip alt tabakadaki avama sundukları “şayialar”, “propagandalar” ve “mütevatir yalan, töhmet ve hileler”den yola çıkarak oluşturmamaya yöneltti. Kendisi araştıracaktı. İnsanların yargıları şahsiyetlerinin en önemli belirtisidir çünkü. Bir kişi, fikir, eser, hareket ve gerçek aleyhinde yargılarını “nakil” üzerinden yapıp bütün fikirlerinin kaynağını efendi şahsın dediklerinden oluşturanlar, bir gerçeği cahilce ve adil olmadan mahkum etmekten öte kendilerini otoritenin, hurafeci efendilerin, açık ve gizli propaganda düzenlerinin kölelik fikrine mahkum etmişler ve göstermişlerdir ki, “düşman”ın sipariş ettiği, “münafık”ın kurduğu, “demagog”un yaydığı ve “avam”ın kabul ettiği şayia, töhmet ve yalanlara karşı aciz geviş getiricilerdir! Ama Cünade’nin oğlu, kardeşi Üneys’i, yalancılık, cinlenmek, sihirbazlık, şairlik ve küfürle itham edilen ve aynı zamanda “Beytullah’ın” saygısını yok etmek, toplumun birliğini bozmak ve aile içindeki farklılıkları düşmanlığa çevirmek için geldiğini söyledikleri bu adamı yakından görmesi, sözlerini dinlemesi ve mesajını anlayarak kendisine iletmesi için Mekke’ye gönderdi. Üneys Mekke’ye geldi. Adamı bulamadı. Kimse bu yabancıya ondan bir iz sunmadı. Ümitsizce Mekke’de dolaşıyor, bu adam hakkında küfür, kin ve nefret dolu sözler dışında bir şey duymuyordu. Her yer, Mescit ve Pazar ve herkes, özellikle de “saygın adamlar”, “muteber şahsiyetler”, “dini ve dünyevi büyükler” ve yine mü’min ve mutaassıp dindarlar –İbrahimî sünnete inananlar ve İbrahim’in evi!- onun hakkında benzer şeyler söylüyorlardı. Şayialar “mütevatir” derecesine ulaşmıştı. “O delidir, efsunlanmıştır, sözlerinin cazibesi vahyi cazibe değil, sihirdir. Gerçeğin güzelliği değil, şiirdir. Söylediklerini Cebrail’den öğrenmiyor, kendisine ait şeyler de değil. Yabancı bir bilgin ona öğretiyor. Hıristiyan bir rahipten ve İranlı bir bilginden alıyor sözlerini. O İbrahim ümmetine gelen bir beladır. Mescidin hürmetini, Allah evinin kutsiyetini, hac geleneğini, tanrılara tapmayı, ahlakın asaletini, ailelerin şerefini ve geçmiştekilerin tüm değerlerini yok etmek istiyor!” Ansızın Mekke’nin dar sokaklarında, bir köşede toplanmış kalabalık bir topluluk gördü. Hemen oraya yöneldi. Aydınlık siması, insanın içinin derinliklerine ulaşan bakışları, geniş alnı, orta boyu, saldırgan ama aynı zamanda ilham verici, mülayim, şefkatli yapısı, tutkulu, merdane, kat’i, kendinden emin; ama aynı zamanda tatlı ve latif sesi, derin, tatlı, şiirden güzel, korku ve ümit dolu konuşmasıyla yalnız bir adam. Üneys karşısında dikildi. Sözlerini mi dinleseydi? Söylediklerinin cazibesine mi kapılsaydı? Yoksa yapısı, bakışı, davranışı ve söylevindeki güzellik ve letafeti mi seyretseydi? Henüz adamı görmekten kaynaklanan perişanlığı geçmemişti ki, bir grup çıkageldi. Yaygara kopardılar. Sözlerini dinleyip cevap verme ihtiyacı duymadan adama küfürler, önceden hazırlanmış ithamlar savurdular. Bu “aydınlatıcı mesaj” ve “Risalet Devrimi”nin ellerinden alacağı hiçbir şeyleri olmayan mahrum halk tabakası da onlarla birlikteydi. “Cehalet”, kendileri de hakim düzenin mahkumları ve mevcut durumun kurbanları olan bu insanları “zulüm” sistemini kuran ve zindanlarının bekçileri olan “kinliler”in onlardan isteği üzerine vahşi ve çirkince bağırıp “Yalnız peygamber”i kovmalarını ya da küfür ederek ondan uzaklaşmalarını sağlıyordu. Ve “O” gökyüzünün sükuneti gibi sükunete ve dağ gibi sabır ve vakara sahipti. [Ki Hira dağından gelmiş ve gökten mesaj getirmişti]. Düşmanca darbeler ve kapkara cahiliyyet nazik ve şefkatli simasına hiçbir etkide bulunmuyor, oradan oraya gidip mesajını tekrarlıyordu. Ve yine dinlemeksizin ve anlamaksızın küfür, itham, yine ihanet ve aşağılama ve yine başka bir köşede konuşmaya başlama! Şehrin her köşesine gidiyordu. Sokak, pazar, meclis ve mescit. Her yerde “halkın karşısına” çıkıyordu ve her yerde “halkın yolunun üstüne” dikiliyordu. Verdikleri cevaplara aldırmadan, onları korkutuyor ve ümitlendiriyordu. Tehlikeyi haber veriyor, kurtuluş yolunu gösteriyordu. Mesajı olduğunu, risaleti olduğunu söylüyordu. “Dik kafalıları değil, dik başlıları seven” Allah ona seslenmişti: “Ey ferdi yaşamın kilimine bürünen! Ey elbisesine örtünen! Ey kendinin dar “olmak” ve “yaşamak” surlarında mahsur kalan! Ayağa kalk, cahiliyyenin huzurunda ve zulmün güveninde uykuya dalan ve kurdun çobanlığında yoksulluk ve zillet otlanan halkı uyar! Ey Peygamber çoban! Çöldeki koyunları özgürleştir ki, Allah şehrinde insanları koyunlaştırmışlar! İbrahim’in Rabb'inin tüm melekleri huzurunda secde ettirdiği insanı şimdi İbrahim’in evinde şeytan taşlarının ayakları önünde –ki sınıfların hamisidirler- toprağa secde ettiriyorlar! Pis eşrafın şerefsizler ve şuursuzlarla el ele verip onu susturmak, “söylememesi” için kopardıkları töhmet, hakaret ve tehdit fırtınasında o söylüyordu. Çünkü “Ezilenlerin Rabb'i, ‘Söyle!’ demişti! De ki: “Yeryüzünün çaresiz bırakılmışlarını önderler ve varisler kılmak istedik!” Üneys adamı görüyor, takip ediyor ve sözlerini dinliyordu. Hayret verici varlığını düşünüyordu. Adamın bedenindeki hayret vericilik, varlığının ağırlığı, davranışlarındaki cazibe ve güzellik onu o kadar etkilemişti ki, dinlemekten çok izledi. Tüm o sıkıntıda tüm o nezaket, tüm o sağlamlıkta, tüm o güzellik, tüm o dayanılmazlıkta, tüm o sükunet, tüm o karmaşada, tüm o sadelik, tüm o isyanda, tüm o kulluk, tüm o eziyette, tüm o şevk, tüm o zayıflıkta, tüm o güç, tüm o cesarette, tüm o hayâ, tüm o heyecanda, tüm o huzur, tüm o kararsızlıkta, tüm o sabır, tüm o heybette, tüm o huşû, tüm o değerlilik, mantık, uyanıklık, ciddiyet, yiğitlik ve akılda, tüm o aşk, ilham, şefkat, zerafet, güzellik, his ve yürek ve nihayet tüm o göksellik ve tüm bu yeryüzülülük, tüm o Allahperestlik ve tüm bu halkı düşünmek ve ne söyleyeyim? Tüm bu güven ve tüm bu... Ve yapayalnız! Üneys gördüklerinden öyle bir hale gelmişti ki, adamın söylediklerini duymadı ya da duydu; ancak sözlerdeki hayretvericilik ve sesindeki mucize onun anlayışını –ki ilk kez Allah sözünü duyuyordu- öyle bir etkiledi ki, anlamını kavrayacak hal kalmadı. Üneys –Cündeb’in kardeşi- adamın ne dediğini “anlamadı”; ama keskin yetenek ve “bedeni ruh” ve “fıtri insanın” -ki onda “mantık” hâlâ “vicdanın” yerini tutmamıştır- temiz fıtratında bu adamın bir “olay” olduğunu anladı. Bu söylediklerinin başka bir alemden geldiği “kokusunu” aldı. Hakikati anlamadı, sözlerin mânâsını derk etmedi ve adamı tanımadı; ancak vahyin kokusu, hakikatin tadı ve imanın açıklanamaz sıcaklığını hissetti. Ve Ebuzer çölde, halsiz ve gözleri Mekke yolunda. - Üneys! Kardeşim! Onu gördün mü? Söylediklerini duydun mu? Ne söylüyordu? Kimdi? - Yalnız bir adamdı. Kavmi ona karşı öfkeli ve kindar, o ise sabırlı ve şefkatliydi. Bir topluluk onu kovunca ya da küfür ve hakaretle terk edince, başka bir topluluğa yöneliyor ve yeniden konuşmaya başlıyordu. - Söyle Üneys! Ne diyordu? Neye davet ediyor? - Vallahi ne yaptımsa, söylediklerini anlayamadım; ancak sözleri tüm benliğimi kapsayacak tatlılıktaydı. Ebuzer’in mesajı aramaktaki gayesi alimane bir merak ya da entelektüel bir çabadan kaynaklanmıyordu. Halsiz ve susamıştı. Üneys o çeşmeden kendisine bir damla bile getirmemişti. Ebuzer hemen kalktı ve yol için hiçbir hesap ve hazırlık yapmadan Gıfar’dan Mekke’ye giden uzun yola koyuldu. Yol boyunca yolcu, yolculuk, yol ve son durak, hepsi “o”ydu. O gidiyordu ve iman geliyordu! Evet, iman böyle gelir. Mekke’ye vardı. “Gıfar” kabilesinden bir adam, kervan sahibi ve zengin Kureyşliler arasında! Bu şehirde adının söylenmesinin bile suç olduğu bir adamı arıyordu. Bütün gün Mekke’nin derelerinde, pazarında ve mescidi haramda dolaştı. Bulamadı. Gece Mescidi harama geldi. Yalnız ve aç. Her gece eve gitmeden önce mescide gelip tavaf eden Ali, onu toprak üstünde yatarken buldu. - Sanırım yabancı biri! Onu evine götürdü ve hiç konuşmadan orada uyudu! Kader ne planlar kuruyor! Bu, Peygamber’in evidir. Ali o esnada daha çocuktur ve Muhammed’in evinde yaşamaktadır. Ebuzer’in kaderini tayin eden ve onu ilk kez çölden İslam’a getiren bu yolculuktaki ilk karşılaşmalar böyledir. Mekke’de onunla ilk kez konuşan kişi Ali’dir, uyuduğu ilk yer Muhammed’in evidir ve onu şehirdeki gurbet ve yalnızlıktan Peygamber’in evine götüren yine Ali. Ve bu ilk karşılaşma ve olaylar Ebuzer’in tüm yaşamını şekillendirir ve ölümüne kadar tüm varlığıyla onda kalır. Sabah Muhammed’i aramak için Muhammed’in evinden çıkar, akşama kadar dolaşır, akşam Ali yine tavafa gelir ve yine onu eve götürür ve yine sonraki sabah ve yine sonraki akşam. Bu kez –üçüncü gece- Ali ona kısa bir soru sorar: “Adamın adını ve bu şehre niye geldiğinin sebebini söyleme zamanı gelmedi mi?” Ebuzer dikkatle sırrını Ali’ye açar: “Duyduğuma göre bu şehirde bir adam çıkmış ve...” şevk ve mutluluk dolu bir tebessüm ışıltısı Ali’nin genç çehresini aydınlatır. Dostça ve samimi bir şekilde onunla Muhammed hakkında konuşur ve şöyle der: “Bu gece seni onun gizlendiği yere götüreceğim. Ben önden gideceğim, belli bir mesafeyle beni takip et. Eğer bir casus görürsem, duvarın kenarına gidip ayakkabı bağlarımı bağlar gibi yaparım, böylece sen olayı anlarsın. Sen beni tanımıyormuş gibi yoluna devam edersin, ben sana yetişirim.” Peygamber’in zor günleridir. Şehir tek parça tehlike ve düşmanlar bir cephe ve dostlar? Sadece üç kişi! Ve bu gece İslam, dördüncü nefere kavuşacak! Muhammed, Safa tepesi eteklerinde Erkam’ın evindedir. Gecenin ürkütücü karanlığında, Ebu Talib’in genç oğlu önde ve Gıfarlı Cünade’nin oğlu arkada, Safa’ya çıkıyorlar, Muhammed’e doğru! Bu manzara sanki çok yakında başlayacak kaderlerinin güzel bir sahnesidir. Ebuzer an be an yaklaşmaktadır. An be an iman ve yakin onu fethetmiştir. O peygamberlik iddiasında bulunan adamı görmeye, tanıyıp sınamaya gitmiyor, kalbinin aşkı ve imanının muradıyla görüşmesi var. Ve şimdi Erkam’ın evine birkaç adım var. Ne zor anlar! Görüşmenin ilk anına tahammül zordur. Aşk Ebuzer’i avlamıştır. Cünade’nin oğlu “o”nunla doludur. Artık onda Muhammed, kendisinden çoktur. Cündeb’in zihninde Cünade’nin oğlundan uzak ve unutulmuş hatıralardan başka bir şey yoktur. Gönlü güçlü bir anlam dünyasındadır. Tanıdık bir koku her lahza keskinleşiyor, Muhammed’in varlığının ağırlığını şu anda tüm varlığında hissediyor. Muhammed’in varlığı Safa tepesini doldurmuştur. Cündeb Muhammed’in kim olduğunu ve ne söylediğini biliyor, ama... O nasıl biri? Siması? Endamı? Konuşması? Vücudu? Ona nasıl baksın? Onunla nasıl konuşabilsin? Ona ne desin? Ne bulacak? Ne olacak? - Selamun aleykum! - Ve aleyke selam ve rahmetullah. Ve bu İslam’da verilen ilk selamdı. Bu görüşmenin ne kadar sürdüğünü bilmiyoruz. Tarih söyleseydi bile bilemezdik. Böyle durumlarda zaman işlemez. Bildiğimiz şey, Cünade’nin oğlu Erkam’ın evine girdi ve orada kayboldu. O andan sonra asla izine rastlanmadı. Erkam’ın evinden çıkmadı. Cündeb b. Cünade gitti ve ansızın Kabe’nin kenarında, Safa tepesinde vahiy sığınağından doğan İslam ufku, parlak bir çehre doğdu. Bir an duraksadı. Yangınını çölün ateşinden aldığı iki gözünü aceleyle Mekke vadisini kuşatan dağlarda gezdirip Kabe’deki putlara dikti. Şeytani tekelcilerin “hizmetçi yontucular” için düzenledikleri budala heykeller! Ebuzer ilk kez böyle görüyor ve hayret ve öfkeyle kendi kendine soruyor: Bu üç yüz otuz bilmem kaç şirk putu İbrahim’in tevhid evinde ne arıyor? Aceleyle Safa’dan aşağı indi. Tek, erimiş, kararlı ve muhacir. Sanki ilk gece vahyin aleviyle yanmış, mağaradan çıkıp Hira’dan inen Muhammed gibiydi. Adeta dağdan yuvarlanıp Mekke vadisine şirk, nifak, zillet ve uykunun üstüne düşen kaya gibiydi. İslam henüz Erkam’ın evinde gizlidir. İslam’ın tüm dünyası bu evdir ve ümmet Ebuzer’in gelmesiyle dörde ulaşmıştır. Mücadeleye takiyye şartları hakimdir. Ona geç kalmadan Mekke’yi terk edip Gıffar’a dönmesi ve gelecek emirleri beklemesi söylenmiştir. Ancak bu “çöl çocuğu”nun sinesinin bu ateşi içinde saklama gücü yoktur. Ebuzer –ki uzun ve ince endamı iman mabedinin minaresiydi ki bir feryatlık gırtlaktan başka bir şey değildi ve adeta yanık kalbindeki isyancı bir coşkuyla Ebuzer olmuştu- takiyye ehli değildir, isyancı ruha sahiptir. Yapmasını istedikleri şey güç isterdi; ama o bu güce sahip değildi ve “Allah hiçbir nefse kaldıramayacağı bir yük yüklemez.” Kabe’nin karşısında, büyük putların önünde ve “Daru Nedve”nin –Kureyş Senatosu- yanında dikilerek tevhidi haykırır, Muhammed’in peygamberliğine imanını ilan eder ve putların kendi elleriyle yaptıkları budala taşlar olduğunu açıklar. Bu, İslam’ın ilk haykırışı ve bir Müslüman’ın şirke ilk saldırısıydı! Şirkin cevabı netti; ölüm! Diğerlerine ibret olacak bir ölüm! İlk haykırışı gerçekleştiren bu gırtlak kesilmeliydi. Hemen başına üşüştüler. Başına, yüzüne, göğsüne ve karnına o kadar vurdular ki, küfür dolu haykırışını kestiler. Abbas yetişti. Peygamber’in amcası Abbas tefeciydi ve Kureyş’in eşrafı ve şirkin zenginleriyle aynı sınıftandı. Onları uyardı. Bu adam Gıfarlıdır! Eğer onu öldürürseniz Gıfar’ın kılıçları kervanlarınızdan intikam alacaktır! Din ve dünyaları arasında seçim yapmak zorundaydılar. İlah mı, yoksa altın mı? Aşk kıblesi mi, para kafilesi mi? Hangisi? Hemen geri çekildiler. Ebuzer, ellerindeki esire korkuyla bakan topluluğun oluşturduğu dairenin ortasında kandan bir heykel gibiydi. Zorlukla doğrulmaya çalıştı. Etrafındaki dairenin çapı daha da genişledi. Ayağa kalktı. İki ayağı üstüne dikildi. Topluluk birbirine yaklaştı. Sanki birbirlerine sığınıyorlardı. Zorbalığın imandan çekindiği yer burasıdır. O bir çehredir ve bunlar çehresiz. “Şahsiyetsiz”, hepsi tek renk, tüm tonlar siyah ve hepsi “Hüviyet”siz, “kelle”den ibaret çokluk ve karşılarında bir insan, bir “şahıs”, imanın kendisine anlam, mahiyet, amaç, yön, hücum, hayret edilecek güç ve yenilme bilmez bir harikuladelik verdiği kişi. Yola koyulup zemzem suyunun önüne geldi. Yaralarını yıkayıp kanını temizledi. Sonraki gün yine geldi, yine ölüme yaklaştı, yine Abbas yetişip onun Gıfarlı olduğunu söyledi ve sonraki gün tekrar... Sonunda Peygamber Ebuzer’in canından endişe duyduğu için bu yerinde durmaz isyancıyı şehirden ve tehlikeden uzaklaştırıp Gıfar’a davetle görevlendirdi. Ebuzer, ailesini ve yavaş yavaş tüm kabilesini İslam’a getirdi. Ebuzer Gıfar’dayken Müslümanlar Mekke’de mücadelenin zorlu dönemlerini yaşadılar, hicret ettiler, fert yetiştirme merhalesinden sosyal düzen oluşturma merhalesine geçtiler ve neticede savaşlar başladı. Bu noktada Ebuzer sahnede olması gerektiğini hisseder. Medine’ye gelir. İşi ve yeri olmadığı için Peygamber mescidinde –ki o günlerde halkın evi olmuştur- kalır ve “Ashab-ı Suffa”den olur. Yaşamayı fedakarlık olarak algılar. Hareketin hizmetinde barış zamanı düşünce, ilim ve ibadet, savaş zamanı da savaş! İslam, Peygamber’in önderliğinde Ebuzer’in bütün insani ihtiyaç ve sosyal arzularını doyurur. İslam “Tevhid” esasına göre mücadeleyi başlatmıştır ki, bir safta: Allah ve eşitlik, din ve ekmek, aşk ve güç ve diğer safta: Tağut ve ayrıcalık, küfür ve açlık, zayıflık ve zillete ihtiyaç duyan bir din. İslam ilk kez, “ya Huda ya hurma” sloganını halkın imanı haline getirerek Tanrı’yı halka, hurmayı kendilerine ayırıp yoksulluğu ilahi kutsallık olarak gösteren yağmacı zalimlerin efsanesine son verdi. Bu insanlık karşıtı ortamda dosdoğru bir devrim gerçekleştirdi ve şöyle dedi: Yoksulluk küfürdür. Geçimi olmayanın ahireti yoktur, Allah’ın fazlı yüksek ganimet, iyilik ve hayır, maddi yaşamdır ve “Ekmek Allahperestliğin temelidir.” Bir toplumda fakirlik, zillet ve zayıflığın tüm bu din, maneviyat, takvayla birlikte olması yalandır! Bu yüzdendir ki Ebuzer’in Peygamber’i “Silahlı Peygamber”dir. Çünkü onun tevhidi zihni, ruhi ve ferdi bir felsefe değildir. Ayrım kabul etmez. Irkların ve sınıfların vahdetinin senedidir ve “Adalet” [herkese hakkına göre] –ki tevhidin zorunlu parçasıdır- sadece “söz”le gerçekleşmez, “mesaj”, “kılıç”la anlaşmalı olmalıdır. Bu yüzdendir ki, Ebuzer de ferdi, maddi yaşamı bırakır ve ekonomik eşitliği sağlamak ve halkın yaşamı için “İslam zühdü” ve “Ali’nin zühdü” –İsa’nın ve Buda’nın sufice zühdü değil- olan “Devrimci zühdü” seçer. Gerçi diğerlerinin açlığıyla savaşanın kendi açlığını göze alması ve toplumu özgürleştirebilecek kişinin kendi özgürlüğünden vazgeçmesi gerekir. Bu yüzdendir ki, bu devrimci din “Hem Tanrı hem ekmek” diniydi. Din “zayıflık, ruhbanlık, mahrumiyet, çaresizlik ve insanın tabiattaki ahiretzedeliği değil”, “İnsanın tabiatta ilahileştirilmesidir”. “İnsanın maddi dünyada Allah’ın halifesi olması!”, önderleri, hepsinin başında Peygamber’i, hepsi mescitte –Allah’ın/halkın evi- yaşıyorlardı! Muhammed, Ali ve Ashab-ı Suffa. Selmanlar ve Ebuzerler!... Ve Ebuzer kendini mescidin bir köşesindeki sedirde buluyordu. Peygamber’in en samimi dostlarından biri olmuştu. “Ne zaman bir toplulukta görünmese onu soruyordu, orada olduğunda yüzünü ona çevirip konuşuyordu”. Zorluk ordusunun peygamberin komutasında kuzeyin yakıcı çölünü geçip Roma sınırına ulaşması gereken Tebük savaşında Ebuzer arkada kaldı. Zayıf devesi yürüyemiyordu. Deveyi ateş yağmuru altında bıraktı ve tek başına yola düştü! Bir köşede su buldu. Suyu “Kendisi de şüphesiz çölün sıcağında susuzluktan zorlanan dostuna” ulaştırmak için aldı. Peygamber ve mücahitler yakıcı çölün derinliklerinden belirsiz bir noktanın yaklaştığını gördüler. Yavaş yavaş bir insan olduğunu anladılar. Kim olabilir? Böyle çölde tek başına? Peygamber arzu dolu şevkle haykırdı: “Keşke Ebuzer olsa!” Bir müddet geçti, Ebuzer’di. Mücahitlere yetişince susuzluk ve yorgunluktan düşüverdi: - “Ebuzer, yanında suyun var; ama sen susuzsun, öyle mi?” - Düşündüm ki, böyle bir çölde ve böyle bir güneşte siz... - “Allah Ebuzer’i bağışlasın, yalnız yol alır, yalnız ölür ve yalnız haşrolunur!” Bu günler geçti ve Peygamber göçtü! Ansızın “Set çekilmiş rüzgarlar her yerden aştılar” ve bu devrimin cisimleşmişi Ali, adaletin dinden yine ayrılacağının ve halkın sahneden çekilmesinin, dinin yine havas, ruhaniyet, seçkinler ve hakimlerin tekeline girdiğinin nişanesi olarak evine çekildi. Bu yüzdendir ki, Ali ve takipçileri; çölden bir adam olan Ebuzer, işsiz, kimsesiz, Habeşli bir köle olan Bilal, Acemli hür olmuş eski bir köle Selman, Yunanistan’dan gelmiş bir gariban Suheyb, siyah bir köle olan bir anne ve yoksul hurma satıcısı güneyli Arap bir babadan olan Ammar... Ki İslam devriminin önderinin aciz yakınlarıydılar, sahneden çekildiler ve “Büyük sahabeler”, Abdurrahman b. Avf, Sad b. Ebi Vakkas, Halid b. Velid, Talha, Zübeyr, Ebubekir, Ömer ve Osman ki hepsi cahiliye döneminde de eşraftandılar, hareketin önderliğini ele geçirdiler, topluma hükmetmeye başladılar ve siyasi bir grup oluşturdular. İslam’ın bu apansız ve şiddetli “sağa” kayması –ki Sakife’de darbe benzeri seçimle başladı- Ebubekir zamanında sadece siyasi yöne sahipti. Ömer zamanında ekonomik yönünü sınıfçılıkla birlikte Müslümanlara devlet hukuku olarak gösterdi. Hatta Peygamber’in hanımları bile ikiye ayrıldı: Hür ve cariye! Ki Peyamber’in hür hanımları itiraz etti ve ayrıcalık kabul etmediler. Osman döneminde bu kayma zirveye ulaştı. Toplumda sınıflar oluştu ve seçkinler mutlak hakimler oldular. Ekonomik kaynaklar, savaş ganimetleri ve İran Maveraünnehrinden Afrika’nın kuzeyine kadar sayısız siyasi ve idari tebaayı Medine rejiminin emrine veren İslam’ın Doğu’da ve Batı’daki fetihleri Peygamber’in ashabı, mücahitler, muhacirler ve Ensar’ı inanan devrimci partizanlardan siyasetçi ve güç ve servet adamlarına çevirdi. Ve genel olarak yoksul zahit ve mücahit olanlardan bir “hakim tabaka” oluşturdu. Milyonlarca Müslüman ve kafirden fakir Medine’ye akan savaş ganimeti, zekat ve cizye şeklinde fakir para seli yeni bir “burjuvazi tabakası” meydana getirdi. Sadece İslami Medine, Müslüman ümmet ve Uhud ve Bedir savaşları mücahitlerini değil, İslam’ın muhtevasını, sosyal boyutunu ve nihayet dini görüşü değiştirdi. İslam’ı devrimci “ideoloji”den devlet dinine çevirdi. Sakife’de başlayan bu sağa kayma, çeyrek asırdan kısa bir sürede [Ali’nin evine çekildiği çeyrek asır. Ki siyasi zorlamalar onu İslam tarihinin oluştuğu bu yıllarda çiftçilik yapmaya ya da evinde Kur’an’ı tedvin etmeye mecbur kılmıştı –ki o da tehlike altındaydı.] öyle bir noktaya vardı ki, İslam’ın fikri ve siyasi temsilcileri şunlardı: Muaviye, Peygamber’in sürgün ettiği Mervan bin Hakem ve Kab’ul Ahbar ki yeni Müslüman olmuş yahudi din adamıydı ve şimdi Müslüman din adamı olmuştu. Peygamber’in halifesi –Osman- Kur’an’ın tefsirini ondan soruyor, Ali ve Ebuzer’in tefsirini doğru kabul etmiyordu! Osman, İran Hüsrevi ve Roma Kayserinin yönetim sistemlerini örnek aldığı yeni siyasi ve ekonomik sistemini hoş göstermek için riyakârane davranışlar da sergilemiyordu. Belki bunun nedeni böyle bir davranışın o günlerde etkisinin olmayacağıdır. Çünkü hem halk, İslam rejiminin nasıl olduğunu gözleriyle görmüştü, hem de Osman’ın sarayı İslami bir süs verilemeyecek kadar yüzsüzdü. Osman, İslam’da “ilk kez” ortaya çıkan bidatlerin eksik fihristidir. İlk kez lider ünvanıyla sarayda oturuyor, ilk kez resmi muhafız alayı oluşturuyor, ilk kez özel meclis oluşturuyor, ilk kez kapıcı kullanıyor, ilk kez sıradan halk yığınlarıyla halife ilişkilerinde aracı kullanılıyor, ilk kez Beytül Mal halifenin emrine veriliyor, Beytül Mal’ın bekçisi mescide gidip Beytül Mal’ın sahibi olan halka, halife karıştığı için kilidi size verip istifa ediyorum, istediğinizi yapın diyor, ilk kez siyasi tutuklu ortaya çıkıyor, ilk kez bir Müslüman halifenin yöntem ve davranışlarına karşı çıktığı için takibata uğruyor, ilk kez siyasi sürgün yaşanıyor, ilk kez bir kişi devlet tarafından işkence görüyor [Abdullah b. Mesut], ilk kez Kur’an siyasi demogoji aracı oluyor, ilk kez hükümdar halkın kaderini ele alıyor, yasal ve İslami sorumluluktan muaf tutuluyor, ilk kez ırk ve akrabalık bağı siyasal ve toplumsal ilerleme aracı oluyor, ilk kez tekelcilik siyasi arenada halifeye bağlanıyor, bir makama gelmek için gereken takva ve İslam yerini yakınlık ve siyasete bırakıyor, ilk kez sınıf sömürüsü, ayrımcılık sermayecilik [hazine], seçkinlik, cahili değerler, kabileci ruh, yaş, servet, ırk, şahsiyetperestlik ve kabilecilik, İslami kardeşlik, manevi değerler ve toplumsal eşitliğin önüne geçiyor, ekonomik ayrıcalık; takva, cihad geçmişi, Peygamber’e yakınlık, Kur’an’a vukufiyet ve kişisel liyakatten önemli oluyor, “Hükümet” [Başkanlık] ruhu “İmamet” [Önderlik] ruhuna tercih ediliyor, “Muhafazakâr sistem”, “Devrimci harekete”, “Dini, insani ve ekonomik tekelcilik”, “Halkçılık, eşitlik ve İslami özgürlüğe” –ki İslam’da sıradan bir insan bile toplumun siyasi kaderinde aynı ölçüde sorumluluk sahibiydi-, halifenin şahsı ve aynı ölçüde büyük ashab ve tam anlamıyla maslahatçılık, hakikatperestliğe, siyaset mücadeleye, İslami slogan İslami hakikate, büyük ashab mü’minlere, sınıf ümmete, dar’ul hilafe mescide, kabileci eşrafiyet insani şerafete, eski cahiliye yeni devrime, bidat sünnete ve hülasa Ebu Süfyan’ın ehli beyti Muhammed’in ehli beytine galebe çaldı ve neticede Ali silahsızlandırıldı! Ve Ebuzer! Ali’nin, Ebubekir’in seçiminde ve Ömer’in tayininde yenilmesine üzüntüyle tahammül etti. Şimdi her şey bambaşka bir mecraya kaymıştır. Zorbalık, altın ve hile Peygamber’in hilafeti kılıfında ve tevhidin güzelliğinin arkasına sığınarak halkın –ki daima bu uğursuz teslisin kurbanı olagelmişlerdir- karşısına dikilmişti. Ebuzer artık sessiz kalamazdı. Ebuzer’in gerçekleştirdiği şeyin değeri sadece batıla karşı hakkı, küfre karşı dini, gaspçıya karşı hakkı ve hak sahibini ve nihayet bozulmaya karşı doğruluğu savunmasında değildir. Onun çehresini tüm devrimci ve mücahit çehreler arasında özel bir yere getiren şey, kesin teşhisi ve mücadeleyi doğru alanda yapmasıdır. Ebuzer doğru değerlendirmeyle tüm bozulmaların ana kaynağını buldu ve şunu gösterdi: Bu küfür, hak ve bozulma nedir? Neden kaynaklanmaktadır? Mücadelesinde külli yöntem, müphem terimler, ayrıntılar, zihni konular, hayalci, idealist, filozofâne, âlimâne, zihni entellektüelist, duygusal hüküm, arif ve mütekellimce yöntemlere –ki sonraları İslam toplumundaki çaba ve mücadeleler bu alana çekildi ve böylece iki temel şiar “imamet” ve “adalet” düşüncelerden uzaklaştı- dayanmadı. Malulu, illet yerine koymadı. “Nereden başlanması gerektiğini” gösterdi, mücadelenin keskin tarafını nereye yöneltmek gerektiğini ortaya koydu ve yanlış çatışmanın, ayrıntıyla ilgilenmenin düşmanla mücadeleyi düşmanın istediği yöne sürükleyeceğini, bu durumda zafer kazanılsa bile hiçbir derde çare olunamayacağını ve düşmanın hiçbir zarar görmeyeceğini öğretti. Ebuzer mücadelesinin temel çizgisini sınıfsal ayrıcalıkla adalet için savaşım olarak belirledi. Bu iki şiar, o kadar geniştir ki, halife de onu ilan edebilir ve hilafetin propaganda araçları vesilesiyle yani minberler, mihraplar ve hakim resmi İslam’ın propagandacıları olan muhaddisler mübelliğler, vaizler, müfessirler, fakihler, hakimler... işine gelecek şekilde tevil edebilirdi. [Nasıl ki Safevi şiasında imamet, adalet, aşura, şehadet, gasp, velayet, va’dedilene iman... böyle oldu ve sadece kalıbı kaldı. İçi boşaltılıp zehir, uyku ve hurafe ilacı dolduruldu]. Bu yüzden Ebuzer –onun gibi çaba sarf edip İslam’ı Ali ve Muhammed’in İslamı yapmak için uğraşanlara bir ders de vererek- Kur’an’a döndü ve şiarını Kur’an’dan aldı: “Altın ve gümüşü toplayıp Allah yolunda harcamayanlar var ya, [ işte] onlara [sonraki hayat için] çok çetin azabı müjdele: bu [toplanıp saklanan altının, gümüşün] cehennem ateşinde kızdırılıp onların alınlarının, böğürlerinin ve sırtlarının damgalanacağı gün, [ bu günahkarlara ] : “ işte, kendiniz için topladığınız hazineler!” denecek, “şimdi tadın bakalım, sarılıp sakladığınız hazinelerin [ başınıza açtığı belanın] tadını! ” Altın ve gümüş sermayeciliği temsil eder. İnfak “çukur” anlamına gelen “nefeke”den alınmıştır ki, bâb-ı if’alde ilk anlamının tersi anlamı kazanır. Yani çukurun doldurulması. Açıktır ki, burada kastedilen çukur, toplumda sermayecilik ve ekonomik sömürü sonucunda ortaya çıkmıştır. Buradaki çukur, toplumsal yaşamdaki eşitsizlik ve sınıfçılığın tabii sonucudur. Allah yolundan kasıt İslami terminolojide –Müslümanların terminolojisinde değil- insanların yolundadır. Sosyal konulardan bahseden tüm ayetlerde Allah ve insan [itikadi değil] sosyal yönden birbirlerinin yerine geçerler. İslam’ın Rabbi kendine ait adak, kurban, koku, tütsü... vs. istemez. Halka ait ve toplum için olan şey, Allah için olur. “Entekrezallahu karzen hesena...”[4] Yani eğer halka güzel borç verirseniz... Allah yolu, Allah’ın malı, Allah’ın evi, Allah’ın hükmü, Allah’ın eli, Allah için, Allah’a doğru... Hepsi toplumda karşılık bulur. Halkın yoludur, halkın malıdır, halkın evidir. “Halk için kurulan en önemli ev, tüm halklara bir hidayet kaynağı olan Bekke’deki kutlu evdir.”[5] Halkın yönetimidir, halkın elidir, halk içindir, halka doğrudur. Çünkü halk Allah’ın ailesidir ve böyle anlamayan, bu şekilde inanmak kendilerine zor gelen kişiler, diğer dinlerin kendi ilahları hakkında gösterdiği ilahi dünya görüşünün etkisindedirler. Mücadele başlıyor. Ebuzer Peygamber’in samimi ve yakın sahabisi makamındaydı ve Peygamber’in kendisi şu unvanları ona vermişti: “Sinesi dolup taşacak kadar ilim öğrenen kişi”. “Ne mavi gökyüzü ne de kara toprak Ebuzer’den daha doğru sözlü birini görmemiştir”. “Ebuzer’in hayâsı ve zühtü Meryem oğlu İsa gibidir”. “Ebuzer gökyüzünde yeryüzünde olduğundan daha meşhurdur!” “Ebuzer bu yeryüzünde ve toplumda yalnız yol alır, yalnız ölür ve Kıyamet günü kabirler açılıp içindekiler grup grup haşrolunurken Ebuzer yalnız sahneye çıkar!” Mescitte oturuyor, amel edilmesi terk edilmiş ayetleri ve artık değinilmeyen ve değinilmesinde sorun ve sıkıntı olan Kur’an’dan veya Peygamber’in hayatından bazı konuları peşpeşe halka açıyordu. Dönemin konusu –Osman zamanında- Kur’an’ın toplanması, tanzimi, hattının tashihi, bir nüsha çıkarılması ve bitmek bilmeyen kıraat, tecvid, noktalama bahisleri, keşmekeşler, tartışmalar, hassasiyetler, muhalefet ve hemfikirlilikler... Ve Ebuzer Kur’an’da “sermaye” konusunu öncelemiş, sürekli sermaye biriktirenler ayetini ve hemen öncesindeki şu ayeti okuyordu: Kalıcı Bağlantı
Yorum (0)
Yorum yaz!
Blogumda alıntı yayınlamama kararı almıştım kendi kendime ama bu yazıyı kaybetmeyeceğim bir yerlere koymak zorundaydım. Şehir geceyi giyindiğinde... Gecenin ücra köşelerinde, insanların sokaklardan, caddelerden, meydanlardan el ayak çektikleri saatlerde dolaşmak gerek... Saatlerin ilerlemediği, derin karanlık bir uykuya daldığı saatlerde... Şehirlerin en çıplak, en sakınmasız, en telaşsız saatlerinde...
Koskoca bedeniyle hırıldayan, külçe gibi yığılmış, yorgun hayata bir yabancı gibi bakmak gerek... Işıkların azaldığı, seslerin azaldığı, kıpırtıların azaldığı, sözlerin hiç kalmadığı o ıssız saatlerde görmek lazım hayatı...
Ne zaman çıksam gecenin bir yarısı sokaklara, oradan caddelere, oradan şehrin kenar köşesine, loş bir koğuşta nefes darlığı çeken sarı benizli bir hasta gibi geliyor bana hayat...
Ne yaptığımızı iyice bir görmenin, açıkça görmenin, yalansız görmenin bir yolu da bu. Gündüzün illüzyonundan kaçmak... Her şeyi kendi karanlığı içinde görmek... Bir hasta yatağının sararan çarşaflarına sinen o ağırlığı hissetmek... Zamanın asfalta, soğuk demirlere, solgun ışıklara yayılan titremesine dokunmak... Taze et gibi seğiren zamana dokunmak... En ufak bir sesin nasıl çoğaldığına, nasıl sokak sokak, cadde cadde, meydan meydan şehri dolaştığına kulak vermek... Şaşırmak boş bir şişe gibi çaresizleşen şehre... Boşaldığında bu kadar çaresizleşen bir şehri sabahla doldurmak için kaç milyon yalana ihtiyacımız oluyor kimbilir? Kaç milyar yalana?
Geceleri el ayak çekildiğinde sokaklardan, caddelerden, meydanlardan, sinsi çöp arabaları gelip topluyor poşetlere doldurup ağızlarını sımsıkı bağladığımız yalanlarımızı. Her sabah onların yokluğundan cesaret bularak başlıyoruz yeni yalanlar aramaya. Yeni yalanlara inanmaya...
Bütün canlılar ağır bir uykuyla eksildiğinde dolaşmak gerek hayatı... Bir uçtan öbür uca... Elinde tuttuğu, avuçlarında sıktığı, her şey bir yönüyle ölüme benzerken... Hayat, ölümle yan yana durmak zorunda kaldığında...
Şehir geceyi giyindiğinde, gündüzü düşünmek gerek... Sabahın ilk ışıklarıyla ruhumuzu saran, bedenimizi kıskıvrak kuşatan o uyuşmayı... Zihnimizi dolduran o dayanılmaz karıncalanmayı... Yalnız koşuşturarak, yalnız çılgınca kendi etrafımızda dönüp durarak, yalnızca konuşmakla susturabildiğimiz o sözsüzlüğü düşünmek gerek... Gecenin varlığımızı hırpalayan o soğuk kaba dokunuşlarıyla yüzleşmek gerek.
Gece, yalanların karanlığa yenildiği bir yer... Şehrin üstüne giydiği bir röntgen filmi... Bütün tümörlerin çiçek açtığı, bütün yaraların kanadığı, bütün zaafların zincirlerinden boşandığı soğuk bir mevsim... Hayatın bütün arızalarını, bütün düğümlerini, bütün pıhtılaşmalarını görünür kılan karanlık şua... Öğretici zehir... Yakıcı soğuk... Dondurucu sıcak... Gece bütün esrarı çözen esrar...
Dolaşmak gerek geceyi köşe bucak. Parmak ucuyla dokunmak gerek o kıpırtısızlığa. O seğirmeye, titremeye...
Yoksa gündüz tümden süpürecek şuurumuzdan geriye kalanları... Ölümden habersiz ölüler gibi olacağız, hayattan habersiz canlılar olarak kalacağız yoksa!
Uykuya teslim olmamak gerek! Tefekkür kuşunu gezmeye çıkarmak gerek karanlık düzlüklerde!
Gökhan Özcan yazının aslı burada. http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/?i=5493&y=GokhanOzcan YOL KENARINDA SERE SERPE ÖLMÜŞ ÖLÜ BİR KÖPEK Sere serpe ölmek evet. Köpekler için hele de yol kenarında ölen köpekler için sere serpe ölmek bir şanstır. Karıncalar için de. Kargalar bile güler sere serpe uzanan bir köpek ölüsü karşısında. Leş kargaları. Bir belgeselde görmüştüm; bir aslanın av artığından -ki bu artık bir geyiğe aitti- önce sırtlanlar sonra akbabalar, sonra envai çeşit böcek besleniyordu. Ta ki hayvanın sadece kemikleri kalana kadar. Diyorum ki geyik ne bitimsiz bir besin. Bu noktada yazıyı geyik muhabbetine çekersem geyik muhabbetinden başka şey elde edemeyecek oluşum beni en az aç aslanların önüne katıp kovaladığı yavru bir geyik kadar ürkütüyor. Buraya kadar yazdıklarım, bir şehirlerarası yolda saatte150 km. hızla yanından geçip giderken göz ucuyla gördüğünüz “sere serpe ölmüş köpeğin” ilginizi çektiği kadar ilginizi çekebildiyse yazdığıma değmiş olmalı. Hızla yaşadığınız/yaşatıldığınız hayatlarınızda benim gibilerin anlatacağı hikâyelerin ancak yol kenarında sere serpe ölmüş bir köpek kadar değeri olduğunu bilmez değilim. Yol kenarında sere serpe ölmüş bir köpeğin hikâyesi ne kadar ilginç olabilir ki? Yol kenarında sere serpe ölmüş bir köpek kadar durağan, bir o kadar yollarınızın kenarında, yok olana kadar kendini tekrar etmeye mahkûm ve karıncalarla dolu bir anlatıcının eline düştüyse bir de. Karıncalar beynimi yiyor! Yanında inleyen yavru bir köpek olsaydı, annesi gibi bembeyaz tüyleri olan. İnlemekten kısılmış sesi hareket halindeki otomobillerinizin kapalı camlarını aşıp içeri dolsaydı. Minik siyah burnuyla zaten ölmüş olan annesinin karnını hafifçe ama ısrarla dürterken görseydiniz. Çaresizliği yakalayabilseydiniz, hızla seyrederken. Annesini yiyen karıncaların aç gözlülükle yavrunun burnuna da saldırdığını görseydiniz. Arka koltukta uyuyan küçük kızınıza ilişseydi gözünüz aynı anda. Nihayet ölümü düşünmeyi akıl edip, kızınızın sizi ne kadar özleyeceğini düşünüp sarsılsaydınız… Burkulan yüreklerinizi görür gibiyim. Yürekleriniz ellerimde. Acıyla insanların ilgisi arasında korkunç denecek kadar doğru -bir- orantı olmalı. Yeterince acı çekmeden/çektirmeden, yeterince acı göster-e-meden okurun gözlerini yazınız üzerine kilitleyemezsiniz. Büyük yazarlar mı? Dostoyevski, masum Lizaveta’yı neden öldürttü Raskolnikov’a sanıyorsunuz. Öldürülen sadece tefeci koca karı olsaydı, Suç ve Ceza böyle büyük bir roman ol-a-mayacaktı. Sizin zavallı beğenilerinizi yavru bir köpeğin öksüz gözyaşlarına değişecek miyim? Yol kenarında sere serpe ölmüş annesinin başucunda inleyen yavru bir köpek benim için çok fazla. Kalemim böyle bir acıya can vermeli mi? Kalem uzun zamandır acıyı çoğaltıyor? Yol kenarında sere serpe ölmüş bir köpeğin yalnız ölüsü yetmez mi? Yalnız, kenara itilmiş ve ölü olmak yeterince acı değil mi? Ve ben küçük acılarla yetinebilmeyi isterdim. Yetinebilmenizi isterdim. Ve görebilmenizi. Görebilene nefes almaktan vazgeçeceği kadar çok acı var değil mi? Yol kenarında sere serpe ölmüş ölü bir köpek deyip susmayı bilmeliydim. Siz Hızla seyrederken dünyada yol kenarlarını da Düşünün, YANDA BOŞ BİR BELGE VAR YAZILMAYI BEKLENEN VE yazılsın, kirletilsin kaybetsin aklığını ve dahi boşluğun verdiği saflığını anlatmaya çalışsa da “ins”in yiten aklını esneyen kelimeler laneti olsun katletsin kendi kendini İnsin diğerlerinin yanına kaydedilsin... İnsan doğarken ağlar ve yeterince ağladığında ölür. İsa böyle diyor. Bu yüzden olacak, ne zaman ağlasam aklıma İsa gelir, bu söz gelir, ölüm gelir. Gelirdi… Biraz daha farklı oldu bu sefer. Önce ölüm geldi aklıma, sonra söz, sonra İsa, sonra diğerleri. “Yetmedi mi Tanrım! Yeterince yaşlanmadım mı?” diye bağırıyordum o esnada. Yağmur ağzımın içine dolmasaydı daha yüksek sesle ve daha da uzun bir süre bağırabilirdim. Yakarı mıydı, isyan çığlığı mı? Bilmiyorum. Bildiğim tek şey ömrüm boyunca ölmeyi hiç bu kadar çok istememiştim. Sonrasını umursamıyordum bile, sadece ölmek istiyordum. Bu benim hakkım gibi görünmüştü. Kendimi yaşlanmış olarak düşünemiyordum, yani sizin anladığınız manada yaşlı. Bizim İsa, yaşlanmanın anlamı konusunda sizinle aynı fikirde değil. Ben ise İsa ile aynı fikirdeyim. Yaşlanmanın yaşla yani ıslaklıkla bir ilgisi olmalı diye düşünüyorduk. Eskiler, yaşlanmak derken kendi gözyaşlarınla büyümeyi kast etmiş olmalılar. Bize göre şu garip evrende kaç yıl yaşadığın değil önemli olan, kaç litre gözyaşı döktüğün. İsa beni ikna ettikten aylar sonra ve ben onu neyse… Çok fazla yaşadığımı anlamıştım. -Bu durumda yaşa-r-dım ya da yaşlandım demeliyim herhalde- Olması gerekenden çok çok fazla. Anlıyor musunuz, yirmi yedi yaşındayım ama gerçekten çok yaşadım, gözyaşına maruz kalmaktan eskidi yanaklarım dostlarım. Hal böyleyken size şunu iç rahatlığıyla söyleyebilirim. “ağlamaktan göz pınarlarım kurudu” diyenlere inanmayın. Yalan söylüyorlar! Suratlarına tükürün “Korkak” deyin ve geçin gidin yanlarından. Daha uzun yaşamak için söylenen bir yalandır o. Çok umutsuzdum, korkuyordum ve öfke doluydum. Öylesine doluydum ki, kalbim tir tir titremesine rağmen avazım çıktığı kadar bağırdım. “Yetmedi mi!” Üzerime şimşekler yağmasını bekledim. Sırılsıklam sürdürdüğüm hayatımın oracıkta sona ermesini istiyordum. Gel gör ki O, çoğu zaman bize, bizim kendimize edebileceğimizden çok daha fazla merhamet ediyor. Galiba buna şükretmelisiniz. Üzerime şimşekler yağmadı, ölmedim de, ama benim için bile fazlasıyla sıra dışı sayılabilecek bir ana daha doğrusu bir anıya sahip oldum. Bir ses duydum. Kafamın içinde gibiydi. Ya da her yerde, ayırt edemedim. Kimdi, kime aitti bilmiyorum. “Anlat!” dedi, sustu. Tek bir kelime ve o anda öyle çok şey anladım ki. Neyi anlatacağımı, nasıl anlatacağımı, niçin anlatacağımı, kime anlatacağımı o anda kavrayıvermiştim. Olanaksız diyorsanız beni biraz daha dinleyin derim. Rüyalarınızı bir düşünün. Her rüya kendine has bilincini dayatır insana. Size yeni bir iş, yeni bilgiler, yeni hatıralar, yeni hayatlar verebilir. Rüyanızda bir doktorsanız, Tıp fakültesi anılarınız vardır, aslında hiç size ait olmayan. Ya da bir katilseniz, eski cinayetlerinizin bilgisi ve tecrübesiyle dolusunuzdur. Ne demek istediğimi anladınız sanırım ve itirazların bir kısmının önünü kestiğimi düşünüyorum. Öyleyse devam edelim. “Anlat” dedi ve ben de anlatacağım. Belki de İsa’nın gözyaşı teorisi yanlıştır. Doğan her insanın anlatması gereken bir şeyler vardır belki de. Doğar ve anlatması gerekeni anlatana kadar yaşar, anlattıktan sonra da veda eder hayata. Belki de hepimiz sadece anlatmak için sıramızı bekleyen küçük hatipçikleriz. Bu noktada ben sıra dışıyım tahminlerime göre. Benim anlatma sıram yıllar sonraydı ve O acıdı bana, ısrarlarımın samimiyetini gördü ve “anlat” dedi. “Anlat ve gel!” ya da “Anlat da gel!” bilmiyorum. Seste öfkede sezinledim çünkü. Sözü uzatıyorum biliyorum, bir türlü asıl anlatmam gereken hikâyeye başlayamadım. Son günlerde sık sık yaşıyorum bu durumu. Ölümden korkuyor olabilir miyim? Her şeye rağmen hayat kolay teslim edilmiyor dostlarım. Hemen kınamayın beni; ne biliyorsunuz, belki de anlatmam gerekeni anlatmaya başladım bile. Uzattığımı sandığım sürem aslında asıl sürem olamaz mı? Sonuç olarak ne siz dinlemeniz gerekenden fazlasını dinliyorsunuz, ne de ben anlatmam gerekenden fazlasını anlatıyorum. Öyleyse dinleyin beni. Merak etmeyin anlatacağım. Anlatacağım, anlatacağım… *** Adım Yahya. Yahya Selamsız. Ömrüm boyunca hiçbir iş sahibi olamadım. Üstelik işsizliğimi daha süslü gösterecek bir diplomaya bile sahip değilim. Devlete suç atma lüksüm de yok yani. İsa’dan önce de işsizdim, İsa’dan sonra da işsizim. 1980 yılı Mayıs ayında yağmurlu bir günde bırakılmışım Altıparmak Yetimhanesine. Halime Anne koymuş ismimi. Büyüdüğüm yetimhanenin şefkatli müdiresi. Halime Annenin hayatımdaki yeri, bir yetimhane müdiresinin bir yetimin hayatında olması gerektiğinden çok çok fazla. Soyadım da Halime Anne’nin hediyesi mesela. Yıllar boyunca, yetimhane kapısına bırakılan tüm çocuklara Selamsız soy ismini vermiş. Aramızda bir bağ oluşmasını sağlamak istemiş olabilir. Ben bugüne dek bir faydasını görmedim ama Selamsız kardeşlerimden birisi, bizim İsa yani, faydasına bizzat tanık olduğunu iddia ediyordu. Güya, iş için başvurduğu şirketin insan kaynakları müdürü bir Selamsızmış. Onca kişi arasından hiç ihtimal olmadığı halde, İsa’yı seçmiş. Dur bir dakika, nasıl söylemişti bana. Kelimesi kelimesine hatırlıyorum. “Bana gizli bir mason kardeşliği üyesiymişiz gibi anlamlı anlamlı baktı. Yavaşça göz kapaklarını kapatıp açtı. İşte o an, işe alındığımdan emindim.” Bizim İsa biraz hayalcidir. Bu arada bilmeniz gereken bir noktayı atladım, ufak bir geri dönüş için bana alınmazsınız herhalde. Halime anne, mütedeyyin bir insandı. Bu yüzden olsa gerek, yetimhanenin kapısına terk edilen biz öksüzlere Kuran’ da geçen Peygamberlerin ismini verirdi. Hem de tarihsel sıraya uyarak. Demem o ki ben yani Yahya, İsa’dan büyüğüm. O benden sonra gelmiş. Şu noktadan sonra eğer ilahi bir mesaj almamış olsaydım (ki ben öyle olduğuna inanıyorum) size Selamsız Kardeşliğinin gerçekten var olduğunu söylerdim. Halime Annemizin aslında bir istihbarat servisinde üst düzey bir yönetici olduğunu, biz yetimlerin eğitimi ve örgüte kazandırılmasından sorumlu bir şef olduğunu mesela. Duyduğuma göre pek çok örgüt, bu yolu kullanıyormuş. Örgütümüzün köklerinin ta Osmanlı İmparatorluğuna dayandığını, aldığımız isimlere göre yetiştirildiğimizi, örgüt liderinin kod isminin Adem SELAMSIZ olduğunu,. benim yani Yahya’nın ileride kendisinden pek çok hizmet beklenen bir nebi olduğunu söyleyebilirdim. Nebinin örgüt içinde özel ajan demek olduğunu eklemeyi de unutmazdım. Mesela Hızır’dan bahsederdim size ya da Lokman’dan, İsmail’den. İsa ile benim en yakın arkadaşımın adının Yahuda olması size pek çok çağrışım yapabilirdi sanırım. Hiç düşünmeden anlatabileceğim bu hikayeyi anlatsaydım, beni çok daha ilgiyle dinlerdiniz biliyorum. Anlattığım hikaye eninde sonunda bizim İsa’nın hikayesi olurdu gerçi. Çünkü o kitap verilmişlerden. Başarılı olacağı apaçık ortada. Benimkisi ise en iyi ihtimalle bir şehitlik hikayesi olurdu. Böyle bir yola yönelmeyeceğim, daha az kişi tarafından daha az ilgiyle dinlenmek pahasına da olsa, size kendi basit hikâyemi anlatacağım. Adım Yahya, Yahya Selamsız. Büyük harfle yazmaya değmeyecek kadar önemsiz bir soyadım var. Bir yetimhanede büyüdüm. İstihbarat servisi hariç anlattıklarım doğruydu, bizim İsa’ya göre benim yalan dediğim kısım da doğru. “Henüz açığa çıkmamış bir gerçek, beklemeliyiz, bekleyip görmeliyiz” diyordu. “Onun için hava hoş tabi, şehit olacak olan kendisi değil, ölüp ölmeyeceği bile meçhul” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Ben böyle bir hikâyenin kahramanı olmayı reddediyorum. Kendi basit hikâyemin zavallı kahramanı olurum daha iyi. Hem dostlarım kim bilir benimkisi de sandığınız kadar basit değildir. Ha ne dersiniz? Ben yani Yahya Selamsız, 16 yaşımda Altıparmak yetimhanesinden kaçtım. Ortaokulu çok önceleri daha ilk yıl terk etmiştim ama Halime Annenin bundan haberi yoktu. Uzun bir süre sokaklarda takıldım. Sokak çocuğu oldum sizin anlayacağınız deyimle. İlk zamanlar çok zor geçti benim için. Hemen arkadaşlık kurabilen birisi değilim. Hayata erkenden veda edebilirdim. Birkaç kez çok yaklaştım. Allahtan yetimhaneden kaçıp sokaklara düşen sadece ben değildim. Nuh abi, kolladı beni uzun süre ki size anlatacağım hikâye bu da değil. Anlatabilsem eğer Nuh abinin hikâyesi ve beraber geçirdiğimiz dört yıl pek çoğunuz için sürükleyici bir hikaye olabilirdi. Gelin görün ki orda da bir figüran olmaktan öteye gidemiyorum. Nuh abinin himayesinde bir kuyruk gibi geçirdiğim 4 yılı size niçin anlatmak isteyim ki? Neyse devam edelim Nuh abi öldüğünde en azından sokaklarda zarar görmeden dolaşabilmeyi öğrenmiştim ama onun bile sokaklarda fazla kalmayı beceremeyişi beni sürüklenmeye başladığım uçurumdan dönmeye sevk etti denilebilir. Kurtulduğumu düşünmüştüm. Çocuk aklı işte. Bu yüzden tinerci dostlarımla birlikteliğimiz de fazla uzun sürmedi. Suç onlarda değil, bana kendi hayatlarını teklif ettiler, kapkaççılık ve cepçilik sanatlarını öğreteceklerini söylediler ama becerememekten korktum. Anlayacağınız sokak çocukluğunu bile beceremedim. Aslına bakarsanız, sokağı terk ederken sorun az önce ima ettiğim gibi ölmekten korkmak değildi, ben asla Nuh abi gibi ölemezdim, kim beni bıçaklamak istesin ki? Sözün başında ya da başlarda bir yerlerde şehitlikten filan bahsederken de hepimizi aldatıyordum galiba. İstikrar, en büyük düşmanım oldu; size göre kısacık, İsa’nın ölçütlerine göre yeterince uzun ömrümde. Sonra İsa ile karşılaştım, beni evine davet etti. Lütfen lütfen, heyecanlanmayın. İsa’yı benden fazla merak edişinize katlanamıyorum. Allah kahretsin! Aslında İsa’ya bile katlanamıyorum. Kaç kere sızmaya çalıştı kendi hikâyeme. Bu benim hikayem! Benim hayatım! Katlanamıyorum İsa’ya, ömrüm boyunca hep ezdi beni. Üstelik kendisi bunun farkında bile değildi. Melek gibi görünmeye bayılırdı. Onu öldürdüm evet, bir yıl önce öldürdüm ama hala kurtulamadım. Öldürdüm onu! Beni evine davet etti, evini paylaştı benimle hiçbir karşılık beklemeden. Yine bana iyilik yapmaya çalıştı. O meleksi tavrını takındı. Yıllarca korudu tavrını. Bende gittikçe büyüyen nefreti fark etmiyormuş gibi yaptı. Evet, nefret ediyorum ondan. Bıçakladım onu, tam arkasından. Yüzüne bile bakmadım. Bak(a)madım. Parçalara ayırdım. Yaktım yine de kurtulamadım. Size İsasız bir hikaye anlatmak istiyorum. İsa’yı nasıl öldürdüğümü değil, İsa’nın neler düşündüğünü değil, İsa ile neler yaptığımızı değil, İsa’nın neler söylediğini değil, iyiliklerini değil. Size Yahya’yı yani beni sadece beni anlatmak istiyorum. Dinlemek istemez misiniz beni? Ne olur dinleseniz. İsa’yı hiç düşünmeden beni dinleyemez misiniz? Yeni bir başlangıç yapsak olmaz mı? İsa’nın son sözlerini merak etmeseniz olmaz mı? Adım Yahya, Yahya Selamsız. Bir yetimhanede büyüdüm. Altıparmak yetimhanesi. Halime anne bizi çok severdi. En çok da beni. Hayatımda onun yeri çok büyüktü. Sevdiğim tek insandı. Ama bir gün onu İsa’ya bakarken yakaladım. Bana baktığından çok daha sevgi doluydu. Saçlarını öyle bir okşayışı vardı ki. İsa’yı benden çok seviyordu. 16 yaşındaydım Halime’yi öldürdüm ve kaçtım. İlk Kâbil oluşumdu. İsa bilmiyordu. Adım Yahya! Yahya Selamsız. Nuh Selamsızın katili de benim. Beni koruduğu için aşağılama hakkına sahip olduğunu düşünüyordu, İsa’ya ise saygı duyuyordu. İsa’ya benden bahsedecekti müsaade etseydim. Bıçağımı ensesine sapladığımda ankesörlü telefonda İsa’nın telefonu açmasını bekliyordu. Kim bilir neler söyleyecekti İsa kardeşine. İsa yine bilmiyordu. İsa! İsaa! Neden yüzüme öyle baktın? Neden gözlerimin içine baktın? Ölürken bile neden bana dokunmaya çalıştın? İsaaa! Beni affetmeni istemeyeceğim senden. Sen affedilmemi dilerken beni daha çok nefretle doldurdun İsaa! Senin iyiliğin beni şeytanlaştırdı İsaa! Suçlusun. Suçlusun! Suçlusun! Beni neden bırakmıyorsun İsa? Sakinleşmeliyim. Sakin, sakin… Anladım dostlarım size kendi hikâyemi anlatamayacağım. Bunun için söz almamışım anladım. Bazı insanlar başkalarını var etmek için yaşar. Geçenlerde bir hikâye okumuştum. “Şehrin pisliği bir türlü yakamı bırakmazken size nasıl uzun, gerçek ve hikmet dolu hikâyeler anlatabilirim ki? “ diye bitiyordu. Yani anlıyor musunuz, adam sayfalarca yazmış ve bir türlü anlatmak istediğini anlatamamış ve bu sözlerle noktalamış. Garipsemiştim, hoşuma da gitmişti. Kendimi görmüşüm demek ki. Benim hikâyemi anlatamayışımın sebebi şehrin pisliği filan değil, düpedüz anlatacak bir hikayemin olmayışı, ölmek istememin sebeplerinden biri de bu. Anlatacak bir şeyimin olmadığını yeterince anlattım sanırım. Benim adım Yahya. Yahya Selamsız. Anlatmam gerekenler, anlattıklarımdır belki de. Uzun zaman oldu yeterince ağladım, yeterince anlattım ve yeterince yaşadım. Görevim bitmiştir. Elveda… « Önceki :: Sonraki » |


