Şehir geceyi giyindiğinde...
Blogumda alıntı yayınlamama kararı almıştım kendi kendime ama bu yazıyı kaybetmeyeceğim bir yerlere koymak zorundaydım.
Şehir geceyi giyindiğinde...
Gecenin ücra köşelerinde, insanların sokaklardan, caddelerden, meydanlardan el ayak çektikleri saatlerde dolaşmak gerek... Saatlerin ilerlemediği, derin karanlık bir uykuya daldığı saatlerde... Şehirlerin en çıplak, en sakınmasız, en telaşsız saatlerinde...
Koskoca bedeniyle hırıldayan, külçe gibi yığılmış, yorgun hayata bir yabancı gibi bakmak gerek... Işıkların azaldığı, seslerin azaldığı, kıpırtıların azaldığı, sözlerin hiç kalmadığı o ıssız saatlerde görmek lazım hayatı...
Ne zaman çıksam gecenin bir yarısı sokaklara, oradan caddelere, oradan şehrin kenar köşesine, loş bir koğuşta nefes darlığı çeken sarı benizli bir hasta gibi geliyor bana hayat...
Ne yaptığımızı iyice bir görmenin, açıkça görmenin, yalansız görmenin bir yolu da bu. Gündüzün illüzyonundan kaçmak... Her şeyi kendi karanlığı içinde görmek... Bir hasta yatağının sararan çarşaflarına sinen o ağırlığı hissetmek... Zamanın asfalta, soğuk demirlere, solgun ışıklara yayılan titremesine dokunmak... Taze et gibi seğiren zamana dokunmak... En ufak bir sesin nasıl çoğaldığına, nasıl sokak sokak, cadde cadde, meydan meydan şehri dolaştığına kulak vermek... Şaşırmak boş bir şişe gibi çaresizleşen şehre... Boşaldığında bu kadar çaresizleşen bir şehri sabahla doldurmak için kaç milyon yalana ihtiyacımız oluyor kimbilir? Kaç milyar yalana?
Geceleri el ayak çekildiğinde sokaklardan, caddelerden, meydanlardan, sinsi çöp arabaları gelip topluyor poşetlere doldurup ağızlarını sımsıkı bağladığımız yalanlarımızı. Her sabah onların yokluğundan cesaret bularak başlıyoruz yeni yalanlar aramaya. Yeni yalanlara inanmaya...
Bütün canlılar ağır bir uykuyla eksildiğinde dolaşmak gerek hayatı... Bir uçtan öbür uca... Elinde tuttuğu, avuçlarında sıktığı, her şey bir yönüyle ölüme benzerken... Hayat, ölümle yan yana durmak zorunda kaldığında...
Şehir geceyi giyindiğinde, gündüzü düşünmek gerek... Sabahın ilk ışıklarıyla ruhumuzu saran, bedenimizi kıskıvrak kuşatan o uyuşmayı... Zihnimizi dolduran o dayanılmaz karıncalanmayı... Yalnız koşuşturarak, yalnız çılgınca kendi etrafımızda dönüp durarak, yalnızca konuşmakla susturabildiğimiz o sözsüzlüğü düşünmek gerek... Gecenin varlığımızı hırpalayan o soğuk kaba dokunuşlarıyla yüzleşmek gerek.
Gece, yalanların karanlığa yenildiği bir yer... Şehrin üstüne giydiği bir röntgen filmi... Bütün tümörlerin çiçek açtığı, bütün yaraların kanadığı, bütün zaafların zincirlerinden boşandığı soğuk bir mevsim... Hayatın bütün arızalarını, bütün düğümlerini, bütün pıhtılaşmalarını görünür kılan karanlık şua... Öğretici zehir... Yakıcı soğuk... Dondurucu sıcak... Gece bütün esrarı çözen esrar...
Dolaşmak gerek geceyi köşe bucak. Parmak ucuyla dokunmak gerek o kıpırtısızlığa. O seğirmeye, titremeye...
Yoksa gündüz tümden süpürecek şuurumuzdan geriye kalanları... Ölümden habersiz ölüler gibi olacağız, hayattan habersiz canlılar olarak kalacağız yoksa!
Uykuya teslim olmamak gerek! Tefekkür kuşunu gezmeye çıkarmak gerek karanlık düzlüklerde!
Gökhan Özcan yazının aslı burada. http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/?i=5493&y=GokhanOzcan
Baobap Ağaçları ve ŞÜpHE :)
İşte küçük prensin gezegeninde de böyle zararlı tohumlar vardı.
Bunlar baobap tohumlarıydı. Küçük gezegenin her yerini istila etmişlerdi.
Eğer bir baobap filizini zamanında sökmezseniz, ondan bir daha asla kurtulamazsınız. Gezegenin her yerini kaplar. Kökleri toprağın derinliklerine doğru ilerler. Eğer gezegeniniz çok küçükse ve baobaplar da fazlaysa, o zaman gezegen patlayabilir.
“ Bu bir terbiye meselesi “ demişti küçük prens daha sonraları. Sabahleyin kendi bakımınızı yaptıktan sonra, sıra gezegenin bakımına gelir. Bunu büyük bir dikkatle yapmalısınız. Küçük baobap filizleri gül fidanlarından ayırt edilebilecek kadar büyüdüklerinde, onları sökmelisiniz. Bu sıkıcı bir iştir, ama oldukça kolaydır.”

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
ÇÖL
açma bezirganbaşı açma kapıyı benim için
kanasın avuçlarım kanasın eşiğine
bir hicrana emanet yele düşmüş ömrüme
bundan sonra bin bahar gelse ne gelmese ne
olsa ne olmasa ne bu masalın sonrası
hep aynı çöl ruhumdan cennetime dökülen
yeniden yaşasaydım dediğim bir günüm yok
çekil gideyim hayat çekil gideyim senden
AKŞAMLAR YANIYOR
Onuruyum ben geçmişin
Son nesliyim dağların
Onursuz yaşamadım
Zulme boyun eğmedim
Silahı bırakmadım
İşte yine yanıyor akşamlar
Karlı dağlarda
Buz kesmiş ufuklar
Savaş zamanıdır
İmdat sesleri geliyor uzaktan.
Herkese yol açık
Sizin de sıranız geldi
Yüzlerce yıllık yollardan
Geldik sonlara...
Bizim cihadımız kalplerinizde
Hayat bulsun.
Çırpınan göğüsleriniz
Unutturmasın bizi
Savaşa gücü kalana
Azıcık onuru olana
Haydi zamanıdır
Barışı istersen
Ben de varım dersen
Haydi zamanıdır.
Alia DUDAYEV
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
KONTROLİSTAN* ÜLKESİNDEN ÇOK GİZLİ KONUŞMA
1
Ne Ebubekir kaldı onlardan ne de Osman
Hepsi zaman müzesinde büyük heykeller
Ha bire eyerlerinden düşüyor atlılar
Hadımlar devletçiği ilan edildi
Evlerine hapsedildi müezzinler
İlga edildi ezan…
Hepsinin irileşti göğüsleri
Kadınlaştılar
Adet görüyor hepsi, gebe kalıyor
Emziriyor
Atlarını boğazladı hepsi
Kılıçlarını rehin verdi
Kadınlarını Rum komutana armağan ettiler
Şam beldeleri anılmıyor bugün
Coğrafyada kaldı
“Yahudistan” deniyor
Allah… Vay zaman…
2
Tarihin defterlerinde
Ne kılıç kaldı ne at
Nallarını bıraktı hepsi
Mallarını kaçırdı
Arkalarında çocuklarını bırakıp
Ölüm ve unutuş kahvelerine çekildiler
Kadınlaştı hepsi
Sürme çekti
Koku sürdü
Kamış dallarına yöneldiler
Öyle ki Halid’i Suzan sanırsın
Meryem’dir Mervan
Allah… Vay zaman…
3.
Hepsi ölü…Bir Lübnan kaldı.
Her sabah kefen giyer
Güneyi ışıldatır ısrarlı öfkesi
Kovuklarına girdi hepsi
Miske, kadına, fesleğene sarıldılar
Hepsi uşak, evcil, ikiyüzlü, ikibüklüm, korkak
Bir başına Lübnan
Acımasızca tokatlıyor Amerika
Yakıyor suları ve kıyıları
Amerikanlaşmış bin yöneticinin çağında
Göğsüne alıp kucaklıyor Lübnan’ı
Horlanırken sürekli barışa inanır mı insan?
Allah… Vay zaman…
4.
Biliyor musunuz ben kimim?
Kontrolistan devletinde oturan bir yurttaş
Bir Mısırlı şakası değil bu devlet
Ne de Bedi ve Beyan kitaplarında nakledilen bir suret
Kontrolistan toprağının adı
Mu’cemü’l Büldan’da geçer
Ürünlerinin en önemlisi
Deri çantalardır
İnsan derisinden yapılan
Allah… Vay zaman…
5.
Kuzey Afrika’dan Petrolistan’a uzanan
Kontrolistan toprağından küçük bir parça ister misiniz?
Kahır kıyılarından katil kıyılarına uzanan
Soygun kıyılarından hüzün kıyılarına uzanan
Kılıcı atardamar ağzıyla atardamar arasında uzanır
Kralları halkların boynu üstünde bağdaş kurmuş veraseten
Tiksinirler ak kağıttan ve divitten ve kalemlerden ve verasetten
Anayasalarının ilk maddesi şudur:
Konuşma güdüsünden arındırılmalıdır insan
Allah… Vay zaman…
6.
bilir misiniz ben kimim?
Kontrolistan devletinde oturan bir yurttaş
Bir yurttaş
Günlerden birgün hayvan düzeyine çıkmayı düşleyen
Kahvede oturmaktan korkan bir yurttaş
Fincanın karanlığından devlet çıkarsa diye
Ortalığı araştırıp kontrol etmeden
Karısına yaklaşmaktan korkan bir yurttaş
Kontrolistan halkından bir yurttaşım ben
Korkarım bir mescide girmekten
Ya imanını sergileyen bir adam derlerse
Ya gizli ajan derlerse
Oysa okuduğum sadece Sure-i Rahman
Allah… Vay zaman…
7.
Şimdi tanıyor musunuz Kontrolistan devletini
Ki onun yazarı da bestecisi de
Yapımcısı da şeytan
Bu acayip devleti tanıyor musunuz
Orada kişinin tuvalete girmesi karara muhtaç
Güneşin doğması karara muhtaç
Horozun ötmesi karara muhtaç
Çiftlerin çocuk doğurma isteği
Karara muhtaç
Karar çıkmamışsa eğer
Sevgilinin saçının rüzgar da uçuşmasını
Polis engeller
8.
durum öyle pespaye ki Kontrolistan devletinde
erkekler kadınların kopyesi
kadınlar kopyesi erkeklerin
toprak tiksinir tohumdan
her kuş korkar öbür kuşlardan
karar sahib de karara muhtaç
işte böyle bir devlet Kontrolistan
Allah… Vay zaman…
9.
dostlarım
kimsenin oturmadığı bir kentte oturan bir yurttaşım ben
caddeleri yok
kaldırımları yok
pencereleri yok
duvarları yok
sultanın matbaalarında basılanları saymazsak
gazeteleri yok
adı mı?
Adını açıklamaya korkuyorum
Bildiğimin hepsi
Yediyor onu talih kentime
Acısın ona Rahman..
10.
Dostlarım
Başkaldırmıyorsa nedir ki şiir?
Azgınları ve azışları devirmiyorsa nedir ki şiir?
Zamanda ve mekanda
Sarsıntı yapmıyorsa nedir ki şiir?
Kisra Nuşirevan’ın başındaki tacı
Yere çalmıyorsa nedir ki şiir?
11.
Bunun için çekiyorum isyan bayrağını
Şu ana dek gündüz nedir bilmeyen milyonlar adına
Nedir dalla serçeyi ayıran
Gülle sarı şebboyu ayıran nedir
Nedir memeyle narı ayıran
Denizle zindanı ayıran nedir
Nedir mavi ayla karanfili ayıran
Yiğitlik sözcüğünün sınırını
Giyotinin sınırını ayıran…
12.
Bunun için çekiyorum isyan bayrağını
Kediler gibi boğazlanmaya götürülen milyonlar adına
Göz kapakları çıkarılanlar adına
Dişleri sökülenler adına
Sülfürük asitte eriyenler adına kurtçuklar gibi
Yoksun olanlar adına sesten
Görüşten
Dilden
Çekeceğim isyan bayrağını…
13.
Bunun için çekiyorum isyan bayrağını
Küçük perdenin altında
Öküz gibi oturan halklar adına
Dostluğu büyük kaşıklarla içen halklar adına
Develer gibi yük çeken halklar adına
Gün doğusundan gün batısına
Yük çeken deve gibi
Sudan ve arpadan başka hakkı yok
Hasreti yok emirin karısının
Emirin kızının
Emirin dişi köpeğinin
Berberine ait olmaktan başka…
Yaşasın bir demet yonca
Yaşasın Ulu Önder diye Allah’a yalvaran
Halklar adına.
14.
Ey şiirin dostları,
Ben ateş ağacıyım, özleyişlerin kahiniyim ben
Elli milyon aşıkın resmi sözcüsüyüm
Sevgi ve inleyiş ehlinin ellerinde uyur
Kah güvercinlere çeviririm onları
Kah yasemin ağaçlarına
Ey dostlarım
Bıçağın saltanatını hep reddeden
Bir yarayım ben…
15.
Ey seçkin dostlarım,
Dudaksızların dudağıyım ben
Gözsüzlerin gözüyüm ben
Okumazlara denizin kitabıyım ben
Hapishane kaşalotlarına gözyaşıyla kazınan yazılarım ben
Bu çağ gibiyim ben, sevgilim
Çılgınlıklarla karşılarım çılgınlıkları
Kırarım nesneleri çocukluk içre
Kanımda devrim ve limon kokusu
Hep bildiğiniz gibiyim ben
Hoşlanırım yasa çiğnemekten
Hep bildiğiniz gibiyim ben
Şiirleyim.. yoksa varolmak istemem…
16.
Dostlarım,
Gerçek şiir sizsiniz
Gülmenin de önemi yok, surat asmanın da
Sultana öfkelenmenin de..
Siz benim sultanlarımsınız
Sizden şeref, kuvvet, kudret istiyorum
Tuz ve taş üstünde uyuyan şehirler de
Şiirlerim yasak..
Şiirlerim yasak
Çünkü insana sevginin ve uygarlığın kokusunu taşıyor
Şiirlerim reddedildi
Çünkü her beyti muştu taşıyor
Dostlarım
Sizi beklemekteyim hala
Kıvılcımı tutuşturmak için.
Nizar KABBANİ (Gazaba uğramış şiirler)
*Kam’istan
Biz Geliyoruz Beyaz Kafa
Mihnet ile Ektirdiğim Gülleri,
Vardın Gittin Bir Soysuza Yoldurdun
Biz geliyoruz beyaz kafa; Şehirlerin kenarlarından, sokakların diplerinden, meydanların ücrasından kalkarak ayağa ve saçlarımızı en deli rüzgarlarda savurarak. ve ağzımızda kıvrak şarkılarla ve bir gelincik tarlasında yuvarlanır gibi ve tepeden tırnağa bir ateş halinde, biz geliyoruz. Dünyayı daha fazla sevmeye, insanı daha fazla anlamaya, hayatı daha fazla korumaya dogru koşuyoruz. Biz uçan kuşun, parlayan çiçeğin, sıcak ekmeğin ve gürül gürül akan ırmakların aşkıyız. Ve o kuş, o çiçek, o ekmek, o ırmaklar gelip şehrin ortasına saplayacaklar bıçaklarını ve bıçaklar Fırat kıyısındaki koyuna dahi adalet isteyecek. Ve hak sularını bulandıranlar, nokta kadar bir yer bile bulamayacaklar kalplerindeki karanlığı, kafalarındaki hesabı, ciğerlerindeki fiyatı saklamaya. Onların gözlerinde, dünyanın en derin çukurlarını bulacağız ve onlara baktığımızda yosunlu bir taşı kaldırmış gibi olacağız yerinden. Böcekler kaçışacak onların yüreklerinde ve fakat en ufak bir yer bulamayacaklar içlerindeki solucanları gizlemeye. Biz bir karanfil tarlası gibi ilerlerken aydınlığa, onlar, altı böcek cehennemi taşlar gibi kaçışacaklar zifiri karanlığa. Fakat yeryüzünde hiç bir karanlık yoktur malûmumuz olmayan. Sıcak küvetlerinde ve pahalı parfümlerinin içinde bulacağız onları ve suratlarına devasa yangınları haykıracağız.
Biz geliyoruz beyaz kafa; milyonlarca insanın kanıyla girilen sarhoşlukların şerefine kurulan zafer taklarını yer ile yeksan edeceğiz. Yer ile yeksan edeceğiz kızlarımızı kir çukurlarına gömen, oğullarımızı inançsızlık sularında boğan, babalarımızı utanç duvarlarına köle eden fildişi kuleleri ve o kulelerde hazırlanan bütün hesapları. Yukarlardan bakıp bakıp kesilen ahkamları ve bizi forsalaştıran, aşksız ve karanfilsiz bırakan bütün hükümleri yer ile yeksan edeceğiz. Hazine dairelerinize dalıp, gözünüzden bile sakladığınız altınları avuç avuç savurarak kocaman kahkahalar atacağız. Ufacık da olsa bir çöp kurtarmak için didinen beyaz bedeninize sarılıp dans edeceğiz sizinle. Siz kenar mahalle çocuklarından üttüğünüz bilyeleri kaybetmenin şokuyla delirirken, biz sizin deli gözlerinize bakıp şarkılar söyleyeceğiz. Mutfaklarınızı yağmalayacak ve kilerlerinizdeki etle bütün şehri doyuracağız. Canınıza ve mahreminize halel gelmeyecek ama ümüğümüzden kopardığımız her lokmayı geri isteyecegiz. Ve dev ateşler yakıp şehrin ortasında, göğü aydınlatan yalımlarla güreşeceğiz.
Biz geliyoruz beyaz kafa; uzamış sakallarımız ve dünyanın en güzel hayvanına benzeyen gözlerimizle geliyoruz. "İşte karanlık" diye işaretleyip, keskin nişancılara hedef kıldığınız kalplerimizi söküp avuçlarımıza aldık. Alnımızı esmer buğdaylar hışırtısıyla yıkayıp, saçlarımızı sabah namazlarına savurduk. Sen fildişi kulelerde havyara, kuşkonmaza ve lakerdaya uzanırken, biz aczin ve yokluğun içinde kocaman aşklar körükledik ve o aşklardan demir gibi çocuklar edindik. O çocuklar ki meydanlara bir vaha serinliğiyle girip, ince kumaştan mendiller gibi dolaşacaklar. O çocuklar ki arkalarına konakları alıp hatıra resimleri çektirecekler şehrin her yerinde. Şehir, surlarına bayrak diktikten sonra sırtı sıvazlanıp köyüne geri gönderilen Ulubatlı Hasanlar'ın olacak. Şehri, örselendikçe kokusu güzelleşen bir gül gibi cebimize koyacağız. Ve akşamları evimize götüreceğiz gülü. Masamıza yerleştirip önünde sade yemekler yiyecegiz. Büyüyen çocuklarımızdan arta kalan elbiseler giydireceğiz ona. Odalarımızda büyüyüp bizim gibi kokacak. şehir bizim olacak, biz şehrin.
İdris ÖZYOL
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
BİR KIRIM HALK TÜRKÜSÜ
CESARETLİLERİN KAHRAMANLIKLARINA ÖVGÜLER OKUYALIM
Dağların çok yükseklerinde yılan sürünerek gidiyordu; nemli bir dağ yarının deliklerinde çöreklenerek denize bakıyordu. Güneş gök yüzünde parlıyor; dalgalar kayalara saldırırken dağlar onların üstünde sıcak nefeslerle soluyordu.
Dağ yarının dibinde, gölgeler içinde, kayalar üstünden köpürüp akan sel, denize dökülüyordu. Beyaz ve mavimsi köpüklerle dağı ikiye bölmüşe benzeyerek öfke ile homurdana homurdana denize dökülüyordu.
Apansız yılanın süründüğü dağ yarına gökten göğsü yaralı ve tüyleri kan içinde bir şahin düştü. Kısık bir sesle toprak üzerinde çırpındı, bir şey yapamamazlıktan gelen bir hırsla göğsünü sert taşa çarptı.
Ürkmüş olan yılan çabucak sürüklenerek uzaklaştı. Fakat kuşun bir iki dakikalık ömrü olduğunu da hemen anladı.
o zaman yaralı şahinin yanına sokuldu, ona dosdoğru sordu:
- ne o, ölüyor musun?
şahin derinden iç çekerek:
- evet, ölüyorum, dedi. Şanlı bir ömür geçirdim... mutluluğu tattım... cesaretle döğüştüm... gök yüzünü gördüm... sen, onu, o kadar yakından hiç bir zaman göremezsin... ah, sen biçare!..
- gök dediğin de ne oluyor? boş bir yer... oraya kadar nasıl sürünebilirim? yerimden memnunum... sıcak ve gölgeli.
Yılan özgür kuşa böyle bir cevap veriyor, içinden alay ediyordu.
Yılan şöyle düşünüyordu: ister uç, ister sürün, sonların hepsi bir, yeraltına girmek, toz toprak olmak...
Fakat cesur şahin, cüretle kanatlarını silkti, bir parça kalkındı ve dağ yarına göz gezdirdi. Boz renkli kaya arasında su akıyordu, gölgeler dolu dağ yarının içi boğucu ve fena bir sıcaklık dağıtıyordu. var gücünü toplamaya çalışan şahin kederle bağırdı:
- ah bir kerecik daha göklere çıkabilseydim... düşmanımı... göğsümün yaraları üzerinde sıkıştırmak... onu kanımda boğmak isterdim. ah kavganın mutluluğu...
Ve yılan düşündü: şahin orası için bu kadar inlediğine göre göklerdeki hayat hoş olmalıydı. ve özgür kuşa şu öğüdü verdi.
- yar başına yanaş ve oradan kendini aşağı at, belki kanatların açılır ve biraz olsun istediğini yapabilirsin.
Şahin titredi, hafif bir çığlıkla taşın kenarına kadar sürüklendi ve kayayı örten otlar üzerine tırnaklarını geçirdi. Oraya tutununca, kanatlarını gerdi, var gücü ile bir nefes aldı; gözleri kıvılcımlandı, uçurumun içine kendini bıraktı.
Şahin kayalar üzerinden yuvarlanan bir taş gibi, kanatları koparak, tüyleri dökülerek düştü...
Selin dalgası onu kaptı, kanını yıkadı; köpükleri ile sardı, denize sürükledi. Ve dalgalar acı acı homurdanmalarla, kayaya çarptılar... sonsuzluklar içinde kuşun cesedi görünmez oldu..."
Dağ yarında yere uzanmış yılan uzun uzun kuşun ölümünü ve göklere Olan sevgisini düşündü. Yılan, gözü mutluluk hayaliyle okşayan, ve uçsuz bucaksızlığa bakıyordu:
- şahin, acaba bu uçsuz bucaksız çölde ne görüyordu? onun gibi ölenler de acaba neden ruhlarını göklerde uçmak isteği ile bulandırıyorlar? Oralarda ne buluyorlar? ben de azıcık da olsa göğe uçsam bunların hepsini öğrenirdim. Dediğini hemen yapmak istedi. Daireler çizerek havada yükseldi, şıçradı, gövdesi ince bir plak gibi güneşte parıldadı.
Sürünmek için yaratılmışlar uçamazlar... bunu unutarak, taşların üstüne düştü, fakat bir yeri acımadığında gülmeye başladı:
- işte göklere doğru uçmak istemenin hoşluğu aşağı düşmek... hepsi bu... şu kuşlar ne gülünç! yeryüzünü bilmiyorlar, orada sıkılıyorlar, göğün yükseklerine çıkmak ve sıcak boşlukta yaşamak istiyorlar. orası bir boşluk. orada çok ışık var ama yiyecek yok. bu kadar böbürlenme neden? neden bunu yapmayana öfkelenirler? isteklerinin delice olduğunu, yaşamak yeteneksizliğini örtmek için mi? ben de öğrendim. göğü gördüm... orada uçtum, öğrendim, düşmenin ne demek olduğunu anladım, fakat onun aksine kendimi bitirmedim ve kendime daha çok güvenim var. toprağı sevmeyenler hayal içinde yaşasınlar... ben gerçeği öğrendim. artık onların çağrılarına inanmam. yeryüzünde yaşıyorum. yerde hayat sürmeliyim.
Ve kayanın üzerinde yumak olarak tekerlenmeye başladı. Deniz göz alıcı ışıklarla parladı, dalgalar korkunç şekilde kıyıyı dövmeye başladılar.
Bir aslanın bağırtısını andıran bu sesler şahinin gururlu türküsünü hatırlatıyordu; kayalar onun çarpmasıyla sarsıldı ve bu vahşi konser yüzünden gökler titredi.
CESARETLİNİN KAHRAMANLIKLARINI ÖVELİM!
Hayatın hikmeti cesurların çılgınlıklarındandır. ey, cesur şahin! kanını düşmanınla dövüşte akıttın... ama bir gün gelecek senin kanının bir kıvılcım gibi sıcak olan damlaları, hayatın karanlıklarında parlayacak; ışık ve özgürlük için susamış bir çok yürekleri tutuşturacak.
Zarar yok, sen öl!.. cesurların ve kuvvetlilerin türkülerinde özgürlüğe, ışığa canlı bir örnek, gururlu bir çağrı olursun şahin.
« Önceki ::