Şehir geceyi giyindiğinde...

12/6/2007 · Kategori: ALINTI

Blogumda alıntı yayınlamama kararı almıştım kendi kendime ama bu yazıyı kaybetmeyeceğim bir yerlere koymak zorundaydım.

 

Şehir geceyi giyindiğinde...

Gecenin ücra köşelerinde, insanların sokaklardan, caddelerden, meydanlardan el ayak çektikleri saatlerde dolaşmak gerek... Saatlerin ilerlemediği, derin karanlık bir uykuya daldığı saatlerde... Şehirlerin en çıplak, en sakınmasız, en telaşsız saatlerinde...

Koskoca bedeniyle hırıldayan, külçe gibi yığılmış, yorgun hayata bir yabancı gibi bakmak gerek... Işıkların azaldığı, seslerin azaldığı, kıpırtıların azaldığı, sözlerin hiç kalmadığı o ıssız saatlerde görmek lazım hayatı...

Ne zaman çıksam gecenin bir yarısı sokaklara, oradan caddelere, oradan şehrin kenar köşesine, loş bir koğuşta nefes darlığı çeken sarı benizli bir hasta gibi geliyor bana hayat...

Ne yaptığımızı iyice bir görmenin, açıkça görmenin, yalansız görmenin bir yolu da bu. Gündüzün illüzyonundan kaçmak... Her şeyi kendi karanlığı içinde görmek... Bir hasta yatağının sararan çarşaflarına sinen o ağırlığı hissetmek... Zamanın asfalta, soğuk demirlere, solgun ışıklara yayılan titremesine dokunmak... Taze et gibi seğiren zamana dokunmak... En ufak bir sesin nasıl çoğaldığına, nasıl sokak sokak, cadde cadde, meydan meydan şehri dolaştığına kulak vermek... Şaşırmak boş bir şişe gibi çaresizleşen şehre... Boşaldığında bu kadar çaresizleşen bir şehri sabahla doldurmak için kaç milyon yalana ihtiyacımız oluyor kimbilir? Kaç milyar yalana?

Geceleri el ayak çekildiğinde sokaklardan, caddelerden, meydanlardan, sinsi çöp arabaları gelip topluyor poşetlere doldurup ağızlarını sımsıkı bağladığımız yalanlarımızı. Her sabah onların yokluğundan cesaret bularak başlıyoruz yeni yalanlar aramaya. Yeni yalanlara inanmaya...

Bütün canlılar ağır bir uykuyla eksildiğinde dolaşmak gerek hayatı... Bir uçtan öbür uca... Elinde tuttuğu, avuçlarında sıktığı, her şey bir yönüyle ölüme benzerken... Hayat, ölümle yan yana durmak zorunda kaldığında...

Şehir geceyi giyindiğinde, gündüzü düşünmek gerek... Sabahın ilk ışıklarıyla ruhumuzu saran, bedenimizi kıskıvrak kuşatan o uyuşmayı... Zihnimizi dolduran o dayanılmaz karıncalanmayı... Yalnız koşuşturarak, yalnız çılgınca kendi etrafımızda dönüp durarak, yalnızca konuşmakla susturabildiğimiz o sözsüzlüğü düşünmek gerek... Gecenin varlığımızı hırpalayan o soğuk kaba dokunuşlarıyla yüzleşmek gerek.

Gece, yalanların karanlığa yenildiği bir yer... Şehrin üstüne giydiği bir röntgen filmi... Bütün tümörlerin çiçek açtığı, bütün yaraların kanadığı, bütün zaafların zincirlerinden boşandığı soğuk bir mevsim... Hayatın bütün arızalarını, bütün düğümlerini, bütün pıhtılaşmalarını görünür kılan karanlık şua... Öğretici zehir... Yakıcı soğuk... Dondurucu sıcak... Gece bütün esrarı çözen esrar...

Dolaşmak gerek geceyi köşe bucak. Parmak ucuyla dokunmak gerek o kıpırtısızlığa. O seğirmeye, titremeye...

Yoksa gündüz tümden süpürecek şuurumuzdan geriye kalanları... Ölümden habersiz ölüler gibi olacağız, hayattan habersiz canlılar olarak kalacağız yoksa!

Uykuya teslim olmamak gerek! Tefekkür kuşunu gezmeye çıkarmak gerek karanlık düzlüklerde!

 

Gökhan Özcan

 

yazının aslı burada. http://www.yenisafak.com.tr/yazarlar/?i=5493&y=GokhanOzcan

Kalıcı Bağlantı Yorum (3) Yorum yaz!

Baobap Ağaçları ve ŞÜpHE :)

4/9/2006 · Kategori: ALINTI

İşte küçük prensin gezegeninde de böyle zararlı tohumlar vardı.

Bunlar baobap tohumlarıydı. Küçük gezegenin her yerini istila etmişlerdi.

Eğer bir baobap filizini zamanında sökmezseniz, ondan bir daha asla kurtulamazsınız. Gezegenin her yerini kaplar. Kökleri toprağın derinliklerine doğru ilerler. Eğer gezegeniniz çok küçükse ve baobaplar da fazlaysa, o zaman gezegen patlayabilir.

“ Bu bir terbiye meselesi “ demişti küçük prens daha sonraları. Sabahleyin kendi bakımınızı yaptıktan sonra, sıra gezegenin bakımına gelir. Bunu büyük bir dikkatle yapmalısınız. Küçük baobap filizleri gül fidanlarından ayırt edilebilecek kadar büyüdüklerinde, onları sökmelisiniz. Bu sıkıcı bir iştir, ama oldukça kolaydır.”

15.jpg (21945 bytes)

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

ÇÖL

11/8/2006 · Kategori: ALINTI

açma bezirganbaşı açma kapıyı benim için

kanasın avuçlarım kanasın eşiğine

bir hicrana emanet yele düşmüş ömrüme

bundan sonra bin bahar gelse ne gelmese ne

 

olsa ne olmasa ne bu masalın sonrası

hep aynı çöl ruhumdan cennetime dökülen

yeniden yaşasaydım dediğim bir günüm yok

çekil gideyim hayat çekil gideyim senden

Kalıcı Bağlantı Yorum (6) Yorum yaz!

AKŞAMLAR YANIYOR

19/7/2006 · Kategori: ALINTI

Onuruyum ben geçmişin
Son nesliyim dağların
Onursuz yaşamadım
Zulme boyun eğmedim
Silahı bırakmadım

İşte yine yanıyor akşamlar
Karlı dağlarda
Buz kesmiş ufuklar
Savaş zamanıdır
İmdat sesleri geliyor uzaktan.

Herkese yol açık
Sizin de sıranız geldi
Yüzlerce yıllık yollardan
Geldik sonlara...

Bizim cihadımız kalplerinizde
Hayat bulsun.
Çırpınan göğüsleriniz
Unutturmasın bizi

Savaşa gücü kalana
Azıcık onuru olana
Haydi zamanıdır
Barışı istersen
Ben de varım dersen
Haydi zamanıdır.

Alia DUDAYEV

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

KONTROLİSTAN* ÜLKESİNDEN ÇOK GİZLİ KONUŞMA

19/7/2006 · Kategori: ALINTI

1

Ne Ebubekir kaldı onlardan ne de Osman

Hepsi zaman müzesinde büyük heykeller

Ha bire eyerlerinden düşüyor atlılar

Hadımlar devletçiği ilan edildi

Evlerine hapsedildi müezzinler

İlga edildi ezan…

Hepsinin irileşti göğüsleri

Kadınlaştılar

Adet görüyor hepsi, gebe kalıyor

Emziriyor

Atlarını boğazladı hepsi

Kılıçlarını rehin verdi

Kadınlarını Rum komutana armağan ettiler

Şam beldeleri anılmıyor bugün

Coğrafyada kaldı

“Yahudistan” deniyor

Allah… Vay zaman…

 

2

Tarihin defterlerinde

Ne kılıç kaldı ne at

Nallarını bıraktı hepsi

Mallarını kaçırdı

Arkalarında çocuklarını bırakıp

Ölüm ve unutuş kahvelerine çekildiler

Kadınlaştı hepsi

Sürme çekti

Koku sürdü

Kamış dallarına yöneldiler

Öyle ki Halid’i Suzan sanırsın

Meryem’dir Mervan

Allah… Vay zaman…

 

3.

Hepsi ölü…Bir Lübnan kaldı.

Her sabah kefen giyer

Güneyi ışıldatır ısrarlı öfkesi

Kovuklarına girdi hepsi

Miske, kadına, fesleğene sarıldılar

Hepsi uşak, evcil, ikiyüzlü, ikibüklüm, korkak

Bir başına Lübnan

Acımasızca tokatlıyor Amerika

Yakıyor suları ve kıyıları

Amerikanlaşmış bin yöneticinin çağında

Göğsüne alıp kucaklıyor Lübnan’ı

Horlanırken sürekli barışa inanır mı insan?

Allah… Vay zaman…

 

4.

Biliyor musunuz ben kimim?

Kontrolistan devletinde oturan bir yurttaş

Bir Mısırlı şakası değil bu devlet

Ne de Bedi ve Beyan kitaplarında nakledilen bir suret

Kontrolistan toprağının adı

Mu’cemü’l Büldan’da geçer

Ürünlerinin en önemlisi

Deri çantalardır

İnsan derisinden yapılan

Allah… Vay zaman…

 

5.

Kuzey Afrika’dan Petrolistan’a uzanan

Kontrolistan toprağından küçük bir parça ister misiniz?

Kahır kıyılarından katil kıyılarına uzanan

Soygun kıyılarından hüzün kıyılarına uzanan

Kılıcı atardamar ağzıyla atardamar arasında uzanır

Kralları halkların boynu üstünde bağdaş kurmuş veraseten

Tiksinirler ak kağıttan ve divitten ve kalemlerden ve verasetten

Anayasalarının ilk maddesi şudur:

Konuşma güdüsünden arındırılmalıdır insan

Allah… Vay zaman…

 

6.

bilir misiniz ben kimim?

Kontrolistan devletinde oturan bir yurttaş

Bir yurttaş

Günlerden birgün hayvan düzeyine çıkmayı düşleyen

Kahvede oturmaktan korkan bir yurttaş

Fincanın karanlığından devlet çıkarsa diye

Ortalığı araştırıp kontrol etmeden

Karısına yaklaşmaktan korkan bir yurttaş

Kontrolistan halkından bir yurttaşım ben

Korkarım bir mescide girmekten

Ya imanını sergileyen bir adam derlerse

Ya gizli ajan derlerse

Oysa okuduğum sadece Sure-i Rahman

Allah… Vay zaman…

 

7.

Şimdi tanıyor musunuz Kontrolistan devletini

Ki onun yazarı da bestecisi de

Yapımcısı da şeytan

Bu acayip devleti tanıyor musunuz

Orada kişinin tuvalete girmesi karara muhtaç

Güneşin doğması karara muhtaç

Horozun ötmesi karara muhtaç

Çiftlerin çocuk doğurma isteği

Karara muhtaç

Karar çıkmamışsa eğer

Sevgilinin saçının rüzgar da uçuşmasını

Polis engeller

 

8.

durum öyle pespaye ki Kontrolistan devletinde

erkekler kadınların kopyesi

kadınlar kopyesi erkeklerin

toprak tiksinir tohumdan

her kuş korkar öbür kuşlardan

karar sahib de karara muhtaç

işte böyle bir devlet Kontrolistan

Allah… Vay zaman…

 

9.

dostlarım

kimsenin oturmadığı bir kentte oturan bir yurttaşım ben

caddeleri yok

kaldırımları yok

pencereleri yok

duvarları yok

sultanın matbaalarında basılanları saymazsak

gazeteleri yok

adı mı?

Adını açıklamaya korkuyorum

Bildiğimin hepsi

Yediyor onu talih kentime

Acısın ona Rahman..

 

10.

Dostlarım

Başkaldırmıyorsa nedir ki şiir?

Azgınları ve azışları devirmiyorsa nedir ki şiir?

Zamanda ve mekanda

Sarsıntı yapmıyorsa nedir ki şiir?

Kisra Nuşirevan’ın başındaki tacı

Yere çalmıyorsa nedir ki şiir?

 

11.

Bunun için çekiyorum isyan bayrağını

Şu ana dek gündüz nedir bilmeyen milyonlar adına

Nedir dalla serçeyi ayıran

Gülle sarı şebboyu ayıran nedir

Nedir memeyle narı ayıran

Denizle zindanı ayıran nedir

Nedir mavi ayla karanfili ayıran

Yiğitlik sözcüğünün sınırını

Giyotinin sınırını ayıran…

 

12.

Bunun için çekiyorum isyan bayrağını

Kediler gibi boğazlanmaya götürülen milyonlar adına

Göz kapakları çıkarılanlar adına

Dişleri sökülenler adına

Sülfürük asitte eriyenler adına kurtçuklar gibi

Yoksun olanlar adına sesten

Görüşten

Dilden

Çekeceğim isyan bayrağını…

 

13.

Bunun için çekiyorum isyan bayrağını

Küçük perdenin altında

Öküz gibi oturan halklar adına

Dostluğu büyük kaşıklarla içen halklar adına

Develer gibi yük çeken halklar adına

Gün doğusundan gün batısına

Yük çeken deve gibi

Sudan ve arpadan başka hakkı yok

Hasreti yok emirin karısının

Emirin kızının

Emirin dişi köpeğinin

Berberine ait olmaktan başka…

Yaşasın bir demet yonca

Yaşasın Ulu Önder diye Allah’a yalvaran

Halklar adına.

 

14.

Ey şiirin dostları,

Ben ateş ağacıyım, özleyişlerin kahiniyim ben

Elli milyon aşıkın resmi sözcüsüyüm

Sevgi ve inleyiş ehlinin ellerinde uyur

Kah güvercinlere çeviririm onları

Kah yasemin ağaçlarına

Ey dostlarım

Bıçağın saltanatını hep reddeden

Bir yarayım ben…

 

15.

Ey seçkin dostlarım,

Dudaksızların dudağıyım ben

Gözsüzlerin gözüyüm ben

Okumazlara denizin kitabıyım ben

Hapishane kaşalotlarına gözyaşıyla kazınan yazılarım ben

Bu çağ gibiyim ben, sevgilim

Çılgınlıklarla karşılarım çılgınlıkları

Kırarım nesneleri çocukluk içre

Kanımda devrim ve limon kokusu

Hep bildiğiniz gibiyim ben

Hoşlanırım yasa çiğnemekten

Hep bildiğiniz gibiyim ben

Şiirleyim.. yoksa varolmak istemem…

 

16.

Dostlarım,

Gerçek şiir sizsiniz

Gülmenin de önemi yok, surat asmanın da

Sultana öfkelenmenin de..

Siz benim sultanlarımsınız

Sizden şeref, kuvvet, kudret istiyorum

Tuz ve taş üstünde uyuyan şehirler de

Şiirlerim yasak..

 

Şiirlerim yasak

Çünkü insana sevginin ve uygarlığın kokusunu taşıyor

Şiirlerim reddedildi

Çünkü her beyti muştu taşıyor

Dostlarım

Sizi beklemekteyim hala

Kıvılcımı tutuşturmak için.

 

Nizar KABBANİ (Gazaba uğramış şiirler)

 

*Kam’istan

Kalıcı Bağlantı Yorum (2) Yorum yaz!

Biz Geliyoruz Beyaz Kafa

14/7/2006 · Kategori: ALINTI

Mihnet ile Ektirdiğim Gülleri,
Vardın Gittin Bir Soysuza Yoldurdun

Biz geliyoruz beyaz kafa; Şehirlerin kenarlarından, sokakların diplerinden, meydanların ücrasından kalkarak ayağa ve saçlarımızı en deli rüzgarlarda savurarak. ve ağzımızda kıvrak şarkılarla ve bir gelincik tarlasında yuvarlanır gibi ve tepeden tırnağa bir ateş halinde, biz geliyoruz. Dünyayı daha fazla sevmeye, insanı daha fazla anlamaya, hayatı daha fazla korumaya dogru koşuyoruz. Biz uçan kuşun, parlayan çiçeğin, sıcak ekmeğin ve gürül gürül akan ırmakların aşkıyız. Ve o kuş, o çiçek, o ekmek, o ırmaklar gelip şehrin ortasına saplayacaklar bıçaklarını ve bıçaklar Fırat kıyısındaki koyuna dahi adalet isteyecek. Ve hak sularını bulandıranlar, nokta kadar bir yer bile bulamayacaklar kalplerindeki karanlığı, kafalarındaki hesabı, ciğerlerindeki fiyatı saklamaya. Onların gözlerinde, dünyanın en derin çukurlarını bulacağız ve onlara baktığımızda yosunlu bir taşı kaldırmış gibi olacağız yerinden. Böcekler kaçışacak onların yüreklerinde ve fakat en ufak bir yer bulamayacaklar içlerindeki solucanları gizlemeye. Biz bir karanfil tarlası gibi ilerlerken aydınlığa, onlar, altı böcek cehennemi taşlar gibi kaçışacaklar zifiri karanlığa. Fakat yeryüzünde hiç bir karanlık yoktur malûmumuz olmayan. Sıcak küvetlerinde ve pahalı parfümlerinin içinde bulacağız onları ve suratlarına devasa yangınları haykıracağız.

Biz geliyoruz beyaz kafa; milyonlarca insanın kanıyla girilen sarhoşlukların şerefine kurulan zafer taklarını yer ile yeksan edeceğiz. Yer ile yeksan edeceğiz kızlarımızı kir çukurlarına gömen, oğullarımızı inançsızlık sularında boğan, babalarımızı utanç duvarlarına köle eden fildişi kuleleri ve o kulelerde hazırlanan bütün hesapları. Yukarlardan bakıp bakıp kesilen ahkamları ve bizi forsalaştıran, aşksız ve karanfilsiz bırakan bütün hükümleri yer ile yeksan edeceğiz. Hazine dairelerinize dalıp, gözünüzden bile sakladığınız altınları avuç avuç savurarak kocaman kahkahalar atacağız. Ufacık da olsa bir çöp kurtarmak için didinen beyaz bedeninize sarılıp dans edeceğiz sizinle. Siz kenar mahalle çocuklarından üttüğünüz bilyeleri kaybetmenin şokuyla delirirken, biz sizin deli gözlerinize bakıp şarkılar söyleyeceğiz. Mutfaklarınızı yağmalayacak ve kilerlerinizdeki etle bütün şehri doyuracağız. Canınıza ve mahreminize halel gelmeyecek ama ümüğümüzden kopardığımız her lokmayı geri isteyecegiz. Ve dev ateşler yakıp şehrin ortasında, göğü aydınlatan yalımlarla güreşeceğiz.

Biz geliyoruz beyaz kafa; uzamış sakallarımız ve dünyanın en güzel hayvanına benzeyen gözlerimizle geliyoruz. "İşte karanlık" diye işaretleyip, keskin nişancılara hedef kıldığınız kalplerimizi söküp avuçlarımıza aldık. Alnımızı esmer buğdaylar hışırtısıyla yıkayıp, saçlarımızı sabah namazlarına savurduk. Sen fildişi kulelerde havyara, kuşkonmaza ve lakerdaya uzanırken, biz aczin ve yokluğun içinde kocaman aşklar körükledik ve o aşklardan demir gibi çocuklar edindik. O çocuklar ki meydanlara bir vaha serinliğiyle girip, ince kumaştan mendiller gibi dolaşacaklar. O çocuklar ki arkalarına konakları alıp hatıra resimleri çektirecekler şehrin her yerinde. Şehir, surlarına bayrak diktikten sonra sırtı sıvazlanıp köyüne geri gönderilen Ulubatlı Hasanlar'ın olacak. Şehri, örselendikçe kokusu güzelleşen bir gül gibi cebimize koyacağız. Ve akşamları evimize götüreceğiz gülü. Masamıza yerleştirip önünde sade yemekler yiyecegiz. Büyüyen çocuklarımızdan arta kalan elbiseler giydireceğiz ona. Odalarımızda büyüyüp bizim gibi kokacak. şehir bizim olacak, biz şehrin.

İdris ÖZYOL

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

BİR KIRIM HALK TÜRKÜSÜ

11/7/2006 · Kategori: ALINTI

CESARETLİLERİN KAHRAMANLIKLARINA ÖVGÜLER OKUYALIM

Dağların çok yükseklerinde yılan sürünerek gidiyordu; nemli bir dağ yarının deliklerinde çöreklenerek denize bakıyordu. Güneş gök yüzünde parlıyor; dalgalar kayalara saldırırken dağlar onların üstünde sıcak nefeslerle soluyordu.

Dağ yarının dibinde, gölgeler içinde, kayalar üstünden köpürüp akan sel, denize dökülüyordu. Beyaz ve mavimsi köpüklerle dağı ikiye bölmüşe benzeyerek öfke ile homurdana homurdana denize dökülüyordu.

Apansız yılanın süründüğü dağ yarına gökten göğsü yaralı ve tüyleri kan içinde bir şahin düştü. Kısık bir sesle toprak üzerinde çırpındı, bir şey yapamamazlıktan gelen bir hırsla göğsünü sert taşa çarptı.

Ürkmüş olan yılan çabucak sürüklenerek uzaklaştı. Fakat kuşun bir iki dakikalık ömrü olduğunu da hemen anladı.

o zaman yaralı şahinin yanına sokuldu, ona dosdoğru sordu:

- ne o, ölüyor musun?

şahin derinden iç çekerek:

- evet, ölüyorum, dedi. Şanlı bir ömür geçirdim... mutluluğu tattım... cesaretle döğüştüm... gök yüzünü gördüm... sen, onu, o kadar yakından hiç bir zaman göremezsin... ah, sen biçare!..

- gök dediğin de ne oluyor? boş bir yer... oraya kadar nasıl sürünebilirim? yerimden memnunum... sıcak ve gölgeli.

Yılan özgür kuşa böyle bir cevap veriyor, içinden alay ediyordu.
Yılan şöyle düşünüyordu: ister uç, ister sürün, sonların hepsi bir, yeraltına girmek, toz toprak olmak...

Fakat cesur şahin, cüretle kanatlarını silkti, bir parça kalkındı ve dağ yarına göz gezdirdi. Boz renkli kaya arasında su akıyordu, gölgeler dolu dağ yarının içi boğucu ve fena bir sıcaklık dağıtıyordu. var gücünü toplamaya çalışan şahin kederle bağırdı:

- ah bir kerecik daha göklere çıkabilseydim... düşmanımı... göğsümün yaraları üzerinde sıkıştırmak... onu kanımda boğmak isterdim. ah kavganın mutluluğu...

Ve yılan düşündü: şahin orası için bu kadar inlediğine göre göklerdeki hayat hoş olmalıydı. ve özgür kuşa şu öğüdü verdi.

- yar başına yanaş ve oradan kendini aşağı at, belki kanatların açılır ve biraz olsun istediğini yapabilirsin.

Şahin titredi, hafif bir çığlıkla taşın kenarına kadar sürüklendi ve kayayı örten otlar üzerine tırnaklarını geçirdi. Oraya tutununca, kanatlarını gerdi, var gücü ile bir nefes aldı; gözleri kıvılcımlandı, uçurumun içine kendini bıraktı.

Şahin kayalar üzerinden yuvarlanan bir taş gibi, kanatları koparak, tüyleri dökülerek düştü...

Selin dalgası onu kaptı, kanını yıkadı; köpükleri ile sardı, denize sürükledi. Ve dalgalar acı acı homurdanmalarla, kayaya çarptılar... sonsuzluklar içinde kuşun cesedi görünmez oldu..."

Dağ yarında yere uzanmış yılan uzun uzun kuşun ölümünü ve göklere Olan sevgisini düşündü. Yılan, gözü mutluluk hayaliyle okşayan, ve uçsuz bucaksızlığa bakıyordu:

- şahin, acaba bu uçsuz bucaksız çölde ne görüyordu? onun gibi ölenler de acaba neden ruhlarını göklerde uçmak isteği ile bulandırıyorlar? Oralarda ne buluyorlar? ben de azıcık da olsa göğe uçsam bunların hepsini öğrenirdim. Dediğini hemen yapmak istedi. Daireler çizerek havada yükseldi, şıçradı, gövdesi ince bir plak gibi güneşte parıldadı.

Sürünmek için yaratılmışlar uçamazlar... bunu unutarak, taşların üstüne düştü, fakat bir yeri acımadığında gülmeye başladı:

- işte göklere doğru uçmak istemenin hoşluğu aşağı düşmek... hepsi bu... şu kuşlar ne gülünç! yeryüzünü bilmiyorlar, orada sıkılıyorlar, göğün yükseklerine çıkmak ve sıcak boşlukta yaşamak istiyorlar. orası bir boşluk. orada çok ışık var ama yiyecek yok. bu kadar böbürlenme neden? neden bunu yapmayana öfkelenirler? isteklerinin delice olduğunu, yaşamak yeteneksizliğini örtmek için mi? ben de öğrendim. göğü gördüm... orada uçtum, öğrendim, düşmenin ne demek olduğunu anladım, fakat onun aksine kendimi bitirmedim ve kendime daha çok güvenim var. toprağı sevmeyenler hayal içinde yaşasınlar... ben gerçeği öğrendim. artık onların çağrılarına inanmam. yeryüzünde yaşıyorum. yerde hayat sürmeliyim.

Ve kayanın üzerinde yumak olarak tekerlenmeye başladı. Deniz göz alıcı ışıklarla parladı, dalgalar korkunç şekilde kıyıyı dövmeye başladılar.

Bir aslanın bağırtısını andıran bu sesler şahinin gururlu türküsünü hatırlatıyordu; kayalar onun çarpmasıyla sarsıldı ve bu vahşi konser yüzünden gökler titredi.

CESARETLİNİN KAHRAMANLIKLARINI ÖVELİM!

Hayatın hikmeti cesurların çılgınlıklarındandır. ey, cesur şahin! kanını düşmanınla dövüşte akıttın... ama bir gün gelecek senin kanının bir kıvılcım gibi sıcak olan damlaları, hayatın karanlıklarında parlayacak; ışık ve özgürlük için susamış bir çok yürekleri tutuşturacak.

Zarar yok, sen öl!.. cesurların ve kuvvetlilerin türkülerinde özgürlüğe, ışığa canlı bir örnek, gururlu bir çağrı olursun şahin.

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

« Önceki ::