HATA BENİM

18/9/2009 · Kategori: Hikayeler

 

“Herhangi bir yaşam istediği kadar uzun ya da karmaşık olsun tek bir -an-dan oluşur aslında; kişinin kim olduğunu keşfettiği andan. “  Borges/Tadeo Isidoro Cruz’un Yaşamı

 

-BİR-

 

Güzel bir güne başlıyor olduğunu bilmenin neşesiyle uyanmak gibisi yoktur. Açık pencereden yatak odanıza -ya da her nerede uyanmış iseniz oraya-  dolan güneş adeta ayakuçlarınızda doğmuş gibidir. Sadece ısıdan ibaret olmayan bu şen sıcaklık, siz uyanana dek tüm vücudunuzu gıdıklayarak dolaşır. Dudaklarınızda kimseye duyurmadan oluşuvermiş haylaz bir gülümsemeyle gözlerinizi açarsınız.

Güneş kalbinize oturmuştur.

Hayat güzeldir. Yaşamak güzeldir. Nefes almak şaşırtıcıdır, sıcaktır. Her nefes diriltir, dipdiridir. Damarlarınızda gittikçe artan bir hızla akan kanın çağıltısını duyarsınız. Karın boşluğunuzda milyonlarca minik sinek vızıldar. Evet, yanılmıyorsunuzdur; vızıltı hem açlıktan, hem de sevinçtendir. Çünkü böylesi bir acıkmak, ancak mutlu insanlara hastır. Bu durumda yatmak pek tabii vakit kaybı ve ahmaklıktır.

Bu yüzden ben de yatakta oyalanmayı bırakıp neredeyse zıplayarak ayağa kalktım ve suratıma yapışmış gülümsemeyi de alıp banyoya gittim. Anlayamadığım şarkılar söyleyerek duş aldım. Suratımı bolca köpürtüp, “Katibim”i ıslıkla çalarak tıraş oldum. Dolaptan en temiz ve en beğendiğim elbiselerimi çıkarıp ıslık eşliğinde giyindim. Kahvaltı yapmadım çünkü önceden verilmiş bir sözüm vardı. Bir randevu. Ciddi bir randevu. Belki hayatımın kadını olacak kişiyle yapacağım bir kahvaltıya gitmek üzere hazırlanıyordum.

“Meri!”

Her biri diğerinden bir kat daha garip ve anlaşılmaz onlarca duygunun ve ses tonunun tortop olmasıyla meydana gelen utanç verici tizlikte bir çığlıkla havaya sıçramıştım.

İçimden söylemeyi denedim:

“Meri”

İşte oldu. Sesli söylemeye çalıştığımda neşeden şımaran dilim adeta şişiyor, dudaklarım buz kesiyor, kaskatı kesilen yüzümün her hareketini hissettiğimden kendime yabancılaşıyordum.  Bir süre daha evde telaşlanıp toparlanmaya çalıştıktan sonra hırlamayı bırakıp anahtarlarımı cebime koydum ve evden çıktım.

Genelde apartmanın otomatik kapısının arkamdan kapandığını duyar duymaz elim ceketimin cebine gider ve farkında bile olmadan bir sigara çıkarıp içerim. Yine elim cebime gitti, yine paketi tuttum, yine sigara çıkardım ama bu defa yakmadım. Bekledim. Bekledim çünkü Meri’nin beni aç karnına sigara içen -ki içerim-, tiryaki -ki öyleyim- iradesiz -öyle miyim?-, üzerinde hep ağır bir sigara kokusuyla dolaşan bir adam olarak tanıması istediğim son şey olurdu. Kabul etmeliyiz ki, aşk samimiyeti sever ama yalanlarla büyür. Aç karnına içilmiş tek bir sigara yüzünden onu kendimden uzaklaştırabilirdim. Hayatımın aşkını göz göre göre elimden kaçırabilirdim ve yine aşk avucun içinde bir şeydir. Beni büyüleyen, her seferinde yeniden sendeleten, karanlıktan çalınmış koyu mavi gözlerin sahibini bir daha asla göremeyebilirdim. Parmaklarımda kırdığım sigarayı sokağın taş zeminine öfkeyle fırlatıp attım.

Evimi düşünüp sabah bulduğum neşe dolu ıslığı yanıma çağırdım. Çağırır çağırmaz geldi ve dudaklarıma kondu. Islığım ve ben her adımda mutluluğa biraz daha yaklaşıyorduk. Kalbimin kanatları, bir sinek kuşunu aratmayacak kadar hızla çarparken dudaklarımdaki ıslık sesi gittikçe yükseliyordu.

Kader ağlarını örmüştü ve ben hayatımın değişeceği âna her adımda biraz daha yaklaşıyordum.

 

-İKİ-

 

“Siz hükmetmek için yaratılmışsınız!”

Takım elbiseli, alabildiğine sıradan görünüşlü, imza tahlili uzmanının birdenbire adeta biçim değiştirerek bir orta çağ büyücüsüne dönüşmesini benim fazla gelişmiş hayal gücümle açıklamak işime gelmiyor değildi. Ama yemin ederim ki, o dört kelimeyi bir kehanet gibi fısıldarken şimşek çakması gibi bir görüntü, dehşetle çarpılmış zavallı gözlerimin önünde beliriverdi. Bir anda 1.65 boylarında, zayıf hatta çelimsiz görünüşlü bu adam uzayıp genişleyiverdi. Az önce kısa ve kıvırcık olan saçları uzayıp gürleşerek, omuzlarına doğru yaşlı bir aslanın yelesi gibi dalgalanmaya başladı. Neredeyse parlak denilebilecek yüzü, asırlık kırışıklıklar ve göğsüne kadar dökülen sakallarla kaplandı. Duman solumaktan fersizleşmiş, şehirlilere has bıkkın göz bebekleri, gerçek ateşle haşır neşir olmuş alev alev, simsiyah iki kor tanesine dönüştü.

Akıl sağlığım için ya görmediğimi varsaymalıydım ya da hayal ettiğimi ve her iki durumda da bu durumdan fazlasıyla eğlendiğimi. Bence alay eden insan delirmez. Deliler efkâr budalalarından çıkmıştır hep. Kendiğime biçtiğim yeni role bürünmek için hiç beklemedim.

“Hadi ya, hap da var mı?” dedim. “Ne hapı?” dedi bu cevabı beklemeyen imzacı. -Ona kısaca imzacı demeye daha tanışmadan karar vermiştim sanıyorum.-

“Hani kırmızı mı, mavi mi? Matrix filan.” Alayla kıvrılan dudaklarımın arasından konuşurken göz ucuyla da Meri’ye bakıyor, henüz yavanlığını kavrayamadığım esprime cevaben en azından bir tebessüm bekliyordum. Belli bir cevap alamayınca, alaycılığımı daha ciddi bir boyuta taşımak zorunda olduğumu anladım. Çünkü Meri eğlenmiyordu.

“Nereden anladınız, sorabilir miyim acaba?” dedim.

“Elbette elbette, herşey o kadar açık ki” dedi imzacı ve gözlerini iyice kısıp imzamı incelemeye devam etti. Birkaç dakika boyunca cevap vereceğini umarak bekledim ama onun alt dudağını kemirerek yeniden imzama daldığını görünce; “Nasıl?” diye yeniden sormak zorunda kaldım. Önce onu daldığı âlemden çıkardığım için rahatsız olmuş gibi suratını buruşturdu sonra yeni bir şey hatırlamış olmalı ki hafifçe irkildi. Elinin altında duran kırmızı kapaklı karton dosyanın içinden çıkardığı ince ve yağlı kâğıdı bir kalemle birlikte önüme sürdü.

“Açıklayacağım ama şuraya bir imzanızı daha rica edebilir miyim?”

 

İmzayı attım, açıkcası ben de meraklanmaya başlamıştım. Ne zaman gergin olsam kötü espriler saklandıkları yerden ansızın çıkıp dilime hücum ederler. Sıradan bir gün olsa umursamaz ard arda sıraladığım yavan esprilerimle alaycılığın güvenli sularında muhatabıma hayatı zindan ederdim ama bu defa farklıydı. Yanımda o vardı. Meri!

Sırf bu yüzden direnmeliydim. Ünlü “boş kâğıda imza atma” esprisini kaç yutkunuşta geldiği yere gönderebildim hatırlamıyorum. Kalemi kâğıdın üzerine bırakırken göz ucuyla Meri’ye baktım. “Seni seviyorum” dedim gözlerimle, çok yakında cesaretimin dudaklarıma sirayet etmesini umarak. O anladı mı anlamadım. Ancak öne doğru uzattığı çenesi, kavuşturduğu kolları ve dizinden itibaren kırarak yarım adım öne uzattığı sağ bacağı meraklandığını ve bu garip durumun ilgisini çektiğini gösteriyordu. “İnsan buranın havasını soluyunca bile tahlil yapası geliyor. Ne kullanıyorsunuz?” diyecektim, diyemedim. İçimde bir yerlerde, hiç durmadan kötü espri üreten şu şeyden iyice sıkılmaya başlamıştım. Rahatlamaya çalışmalıydım. İmzacının konuşmasını beklerken Meriyle ikimizi uçsuz bucaksız bir denizde bembeyaz bir teknede hayal ettim. Elele uzanmış dalgaları dinlerken göğü seyrediyorduk. Gözlerimiz kapalıydı. Göğü görmek için gözlerimizi açmaya gerek yoktu, pek çok şeyi görmek için gözlerimizi açmaya gerek yoktu. Mutluyduk ve mutluluğumuz göğü dolduruyordu. Zaman bizi görmeden üzerimizden akıp geçiyordu. Maalesef bu an fazla uzun süremedi. İmzacının homurtuları hayal dünyamı yerle bir ediyordu. Deniz oluşan çatlaklardan sızmaya başladı. Gerçek dünyaya yeniden düşüşümün ispatı, karşımda kafasını sallayarak ağzının içinde birşeyler geveleyen şu imzacıdan başkası değildi. Hiç değişmeyen bir tempoyla “mırıl mırıl mırıl mırıl”danıyordu.

İşte yeniden geriliyordum.

“Yeter kardeşim, biz bile o kadar kurcalamıyoruz.” Kendimi daha kaç kez tutabileceğimi bilmiyordum. Dişlerimi dudaklarıma bastırarak imzacının masasının önündeki imzamı ben de incelemeye başladım.

Bu imzayı ne zaman ve nasıl icat ettiğimi hatırlamıyordum. Uzun zamandan beri imzamdı sadece. Eh tabi, biraz farklıca olmasıyla zaman zaman gurur duyuyordum ama bunu herkes gibi sıkıldığımda boş kâğıtlara imza atıp seyretmekten öteye götürmüyordum. “Hata” yazmak pek çok sebepten hoşuma bile gidiyordu. Benim esprili yanımı ortaya çıkardığını düşünüyordum bir kere.  Arada sırada pinpirikli devlet memurlarının gözlük altı bakışlarının tacizine uğrasam da “Halis Ata Işık benim adım, Halis Ata yani” diyerek durumu kurtarıyordum.

Hülasa, imzamın hayatımda öyle özel bir yeri olduğunu söyleyemem. Bir keresinde on ay boyunca maaşımın yarısını ödemek zorunda kaldığım senetlerdeki göz yaşartıcı görüntüsü hariç. Ama herkesin imzası böyle şeyler yapabilir.

“Biz burdayız, unutmadın değl mi hocam?” diye bağırarak hem kendi düşüncelerimden sıyrılıp hem de ona sıkıldığımı anlatmaya çalıştım.

“Kesinlikle!” diye cevap verdi imzacı ve en yeni keşfini anlatan kaçık bir mucit gibi hevesle şakımaya başladı.

“Şu ‘a’ lara bakar mısınız Halis Bey? Hem de iki tane birden; birincisi iki dairevi şeklin arasında ve iyice çizgiye yaslanmış, neredeyse gizlenmiş halde. Onu kovalayan bir şey var sanki. Sokak köpeklerinden kaçan korkmuş zavallı bir yavru kedi gibi nasıl da titriyor bakın. İkincisi, ah ikincisi; ne cesur, ne gösterişli! Bakın bakın kuyruğuna, bir hükümdar pelerini adeta. Muhteşem muhteşem! Olağanüstü!”

İmzacının ‘a’ larımla ilgili düşünceleri canımı sıkıyordu. Kıskanıyor muydum yoksa? Kendimi, güzel karısını çenebaz bir çapkının kollarından kurtarmaya çalışan zavallı bir koca gibi hissediyordum.  Zaten gergindim ve bu durum iyice gerilmeme sebep oluyordu. “Bırak ulan ‘a’ larımı” diyecekken kendimi kontrol ettim.

“Kardeşim şunu anlayacağımız bir dile çevirsene, ne pelerini ne kedisi ne köpeği. Uzatma, işimiz gücümüz var!”dedim. Yüzümün kızarmasına mani olamıyordum. Öfkelenince yüzüm kızarır. Halimi gören imzacı, az önceki abartılı coşkusundan pişman olmuş olmalı ki, birkaç kez derin nefes alıp daha kontrollü bir ses tonuyla konuşmaya devam etti.

“Sakin olun Halis Bey. Özür dilerim, birden kendimi kaptırmışım. İzah edeyim. Bakın şu ‘H’ yi görüyor musunuz?”

“Evet az önce ben çizdim.”

“Elbette siz çizdiniz. Bu H harfi imzanızın ilk harfi, sizin ömrünüzün özetidir. İlk harfler, bize ihtiyacımız olanı ana hatlarıyla söyler. Sizinkinin bana söylediklerine gelince; çizgilerle tamamladığınız ilk daire yani ‘H’ nin alt yuvarlağı, şahşahalı bir başlangıcı işaret ediyor. Doğumunuz. Ortada ki düz çizgi ise bir tezat, yani sizinkine göre bir doğum için tezat. Sade, sıradan, iniş çıkışlardan heyecandan yoksun bir hayat. Ve son bölüm; Altlı üstlü çizilmiş daireler. Başlangıçtan da büyük ve azametli bir sonu haber veriyor bana! Ani, önlenemez ve kesin bir yükseliş! İmzanın geri kalanına gelelim yani ayrıntılara. İnanın öyle zengin bir devami imzanız –mesleki terimler için beni affedin- var ki, söyleyeceklerim yalnızca ilk bakışta gördüklerim. Her kıvrımda ayrı bir delil yakalıyorum. Az önce de belirttiğim gibi hükmetmek için yaratılmış bir soydan geliyorsunuz, doğumunuz bu kudret üzere olmuş. Hani Cengiz han’ a atfedilen bir mit vardır, sağ avuç içinde kanla doğduğuna dair. Oğuz Han için de söylenir. Şimdi şu kapıdan anneniz girse ve ‘Halis Ata avucunda bir kan lekesiyle doğmuştu’ dese, zırnık şaşırmam bilesiniz. İsminizin tersten silah olarak okunduğunu biliyorsunuz değil mi? Neyse bu benim uzmanlık alanım sınırlarında değil, devam edelim. Bu ‘a’ lar asil kanı, seçilmiş olmayı temsil ediyor. Rün diyoruz bunlara.  H harfinden imzanın sonuna kadar uzanan çizgi, sizin hayat çizginiz. Hayat çizgisini tam ortadan ikiye bölen t harfi ise miladı. Her yaşamın böyle milatları vardır. Ustam hep ‘Dünya tarihini yani eninde sonunda başkasının tarihini bile milatsız okuyamayanlar, kendi hayatlarının milatlarından habersiz nasıl yaşayabiliyorlar, anlamıyorum.’ derdi. Ne diyorduk her yaşam evet ama sizinkisi kadar keskin olanı az bulunur. Yani ‘t’ bir olaydır. Hayatınızın akışını değiştirecek bir olay. ‘T’ nin ne zaman olduğunu sorabilirsiniz bana. Ben de bilmediğimi söylerim. Tahminde bulunmam için ısrar ederseniz, şaşkınlıktan irileşmiş göz bebeklerinize bakarak ‘Neden şu an olmasın ki?’ derim. Şu an, asil kanınızı öğrendiğiniz an!”

İmzacı, söylediklerinin üzerimdeki etkisini ölçmek ister gibi sustu ve bir süre beni izledi. Söylediklerini hazmetmem için bana süre vermiş olabileceği de düşünülebilir. Yine de tekrar konuşmaya başlaması uzun sürmedi.

“Dikkat edin, milattan önce olan birinci a, yaşam çizginizin düşüş eğrisinde ve iki dairenin arasında sıkışmış gibi duruyor. Eğer kızmayacaksanız ben yine de saklanmış demeyi tercih ederim. Milattan sonra olan ikinci a ise, çizginin çıkış eğrisinde ve cesurca sergiliyor gösterişli kıvrımlarını. Ah çapkın! Afedersiniz. İkinci ‘a’ nın kuyruğuna bakar mısınız? Az önce pelerine benzettiğim yeri kast ediyorum, neden öyle?”

Saçmalığın bunca ince düşünülmüşü ve içsel tutarlılığı olanı mı yoksa hayatımın en olmadık anında öğrenip inandığım gerçekler miydi, beni bunca sersemleten. Duyduklarım karşısında tepkim ne olmalıydı? Tepki vermek için acele etmeme gerek yoktu, şimdi benden istenen sadece basit bir cevaptı. Birkaç kez kekeleyerek;

“Bi-bilmem, gü-güzel göründüğünü düşünüyordum galiba.” dedim.

“Hayır Halis Bey, bizim mesleğimizde tesadüflere yer yoktur, ufacık bir noktanın bile bir anlamı vardır. Ne demiş Hz. Ali ki kendisi bizim üstat saydıklarımızdandır; ‘İlim bir noktaydı, onu cahiller çoğalttı’ Söylediğimde siz de fark edeceksiniz, apaçık ortada. Sonsuzluk işareti. Nasıl fark edemezsiniz? Bu, sonsuza kadar yaşayacak bir hanedanın üyesi olduğunuz tezimi iyice kuvvetlendiriyor. Başka kardeşiniz var mı?”

“Yoo!”

“Tam düşündüğüm gibi. Tek oğul! Siz O’sunuz Halis Bey!”

İmzacının isterik çığlığıyla Meri’de, ben de olduğumuz yerde sıçradık, hatta imzacının kendisi bile. Omuzlarımı hafifçe kaldırıp, başımı bulutların arasından çıkardım;

“Kimim?” diye sordum fısıltıyla. Bozulan kıravatıyla boğuşan imzacı, birden içeri girdiğimiz zamanki vezneci kimliğine bürünüp, belli bir hayal kırıklığıyla;

“Ben kâhin değilim beyefendi. Bunu bilemem, ben sadece çizgilerin bana anlattığını söyleyebilirim.” dedi ve küsmüş gibi koltuğunu geri doğru iterek kollarını kavuşturdu.

Ayağa fırladım. Dilimin ucuna gelen onlarca küfrü, sessiz bir şaklatmaya geriye savurup Meri’ye döndüm. Bir şeyler söylemesini bekliyordum. Kendisine ihtiyacım olduğunu anlamış olmalı ki elimi tuttu. Sıcacık narin eli, sağ elimi ısıttı. Gözlerine baktım, ürkek ve sevimli bir parlaklık gördüm orada. Sendeledim.

Meri bu deliye inanıyordu.

Kendimi yokladım. Huzursuzca kıpırdandım, kabul etmeliydim. Bu deliye ben de inanmıştım.

Meri’nin bakmaya doyamadığım gözlerinde bana karşı esrarengiz bir saygı oluştuğunu fark ettim. İmzacının doğruları söylediğinden kuşkulu olsam da ona inanmaya karar vermiştim. Her zaman doğrulara inanmak gerekmez. Ben hükmetmek için yaratılmıştım ve Meri’nin böyle birini sıradan bir Halis Ata’dan daha fazla seveceğine emindim. İmzacıya dönüp “Borcumuz ne kadar?” dedim. Sağ kaşını hafifçe kaldırarak ve biraz daha çirkinleşerek;

“Bilmiyor musunuz?” diye cevap verdi.

“Neyi bilmiyor muyum?”

“Ben para için çalışmam, karşılık olarak sizden sadece koleksiyonum için bir imza lütfetmenizi rica edeceğim” diyerek masanın üzerinde duran siyah deri çantasından ciltli, kalın bir defter çıkardı. Kısa bir süre karıştırdıktan sonra her iki tarafı da boş olan bir sayfa açarak bana uzattı.

“Ciddi misiniz?” dedim. Konuşmaya bile tenezzül etmeden eliyle defteri gösterdi.

Kalemi elime aldım ve imzamı atmaya başladım. ‘H’ nin ilk çizgisini yukarıdan aşağıya doğru sorunsuzca çizdim ama iş dairelere gelince birden kaderimi çiziyormuşum hissine kapıldım. Ağır ağır ve her çizgiyi düşünerek geleceğimi çizmeye koyuldum. Kalem durdu. Sırtımdan soğuk terler boşalıyordu. İmzacıya baktım. Bıyık altından gülüyordu.

“Korkmayın, herkese aynısı oluyor. Benim koleksiyonum da zaten atılamayan imzalardan ibarettir. Bir süre imzanızı düzgün atamayacaksınız, bu sizi endişelendirmesin.” dedi ve defteri önümden alarak dikkatle deri çantasına yerleştirdi.

Yapılamayan ilk esprimden bu yana sıkılı olan sol yumruğumu imzacının ukala burnuna yapıştrmak için dayanılmaz bir istek duyuyordum. Dişlerimi sıkarak bir adım öne attım ki, sağ elimin sıcaklığı bana engel oldu. “Ben senin kaderini değiştirirdim ama neyse” dedim içimden ve Meri’ye yöneldim. Devam etmemiz gereken bir ilk buluşmamız vardı.

 

-ÜÇ-

 

Ertesi gün herşeyin bir rüya olduğu korkusuyla uyandım ama dün sabahtan beri yüreğimde büyüttüğüm gurur ve neşenin bu korkuyu yenmesi fazla uzun sürmedi. Neşeliydim çünkü Meri’yle dün aldığımız sinema biletleri ve bana hediye aldığı kitap başucumda duruyordu. “Küçük Prens” küçük gezegeninden beni selamlıyordu. Gururluydum çünkü ben hükmetmek için yaratılmıştım! Meri’de ben de biliyorduk ki masalın bundan sonrası “ve sonsuza kadar mutlu yaşadılar…” diye bitecekti. Biz bir kral ve kraliçe olarak yaşayacaktık, dahası sırrımızı kimseyle de paylaşmayacaktık. Bir oğlumuz olacaktı, adını şimdiden düşünmüştük. Hilat Ata IŞIK! Onun talihi de yaver gidecek ve prensesini bulup kim olduğunu öğrenir öğrenmez mutlu sonla biten başka bir masalın kahramanı olacaktı. Derin bir nefes aldım, güneşi içime çektim.

İşaret parmağımla havaya esaslı bir imza attım. Dudağımda yeni bir ıslıkla banyoya yöneldim.

 

 

Şubat 2009-İstanbul

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

İSA GÖZYAŞI ÖLÜM

25/5/2007 · Kategori: Hikayeler

 

İnsan doğarken ağlar ve yeterince ağladığında ölür. İsa böyle diyor.

Bu yüzden olacak, ne zaman ağlasam aklıma İsa gelir, bu söz gelir, ölüm gelir.

Gelirdi…

Biraz daha farklı oldu bu sefer. Önce ölüm geldi aklıma, sonra söz, sonra İsa, sonra diğerleri.

“Yetmedi mi Tanrım! Yeterince yaşlanmadım mı?” diye bağırıyordum o esnada. Yağmur ağzımın içine dolmasaydı daha yüksek sesle ve daha da uzun bir süre bağırabilirdim.

Yakarı mıydı, isyan çığlığı mı? Bilmiyorum. Bildiğim tek şey ömrüm boyunca ölmeyi hiç bu kadar çok istememiştim. Sonrasını umursamıyordum bile, sadece ölmek istiyordum. Bu benim hakkım gibi görünmüştü. Kendimi yaşlanmış olarak düşünemiyordum, yani sizin anladığınız manada yaşlı. Bizim İsa, yaşlanmanın anlamı konusunda sizinle aynı fikirde değil.

 Ben ise İsa ile aynı fikirdeyim.

Yaşlanmanın yaşla yani ıslaklıkla bir ilgisi olmalı diye düşünüyorduk. Eskiler, yaşlanmak derken kendi gözyaşlarınla büyümeyi kast etmiş olmalılar. Bize göre şu garip evrende kaç yıl yaşadığın değil önemli olan, kaç litre gözyaşı döktüğün.

İsa beni ikna ettikten aylar sonra ve ben onu neyse… Çok fazla yaşadığımı anlamıştım. -Bu durumda yaşa-r-dım ya da yaşlandım demeliyim herhalde- Olması gerekenden çok çok fazla. Anlıyor musunuz, yirmi yedi yaşındayım ama gerçekten çok yaşadım, gözyaşına maruz kalmaktan eskidi yanaklarım dostlarım. Hal böyleyken size şunu iç rahatlığıyla söyleyebilirim. “ağlamaktan göz pınarlarım kurudu” diyenlere inanmayın. Yalan söylüyorlar! Suratlarına tükürün “Korkak” deyin ve geçin gidin yanlarından. Daha uzun yaşamak için söylenen bir yalandır o.

Çok umutsuzdum, korkuyordum ve öfke doluydum. Öylesine doluydum ki, kalbim tir tir titremesine rağmen avazım çıktığı kadar bağırdım. “Yetmedi mi!”

Üzerime şimşekler yağmasını bekledim. Sırılsıklam sürdürdüğüm hayatımın oracıkta sona ermesini istiyordum. Gel gör ki O, çoğu zaman bize, bizim kendimize edebileceğimizden çok daha fazla merhamet ediyor. Galiba buna şükretmelisiniz.

Üzerime şimşekler yağmadı, ölmedim de, ama benim için bile fazlasıyla sıra dışı sayılabilecek bir ana daha doğrusu bir anıya sahip oldum.

Bir ses duydum. Kafamın içinde gibiydi. Ya da her yerde, ayırt edemedim. Kimdi, kime aitti bilmiyorum.

“Anlat!” dedi, sustu. Tek bir kelime ve o anda öyle çok şey anladım ki. Neyi anlatacağımı, nasıl anlatacağımı, niçin anlatacağımı, kime anlatacağımı o anda kavrayıvermiştim. Olanaksız diyorsanız beni biraz daha dinleyin derim.

Rüyalarınızı bir düşünün. Her rüya kendine has bilincini dayatır insana. Size yeni bir iş, yeni bilgiler, yeni hatıralar, yeni hayatlar verebilir. Rüyanızda bir doktorsanız, Tıp fakültesi anılarınız vardır, aslında hiç size ait olmayan. Ya da bir katilseniz, eski cinayetlerinizin bilgisi ve tecrübesiyle dolusunuzdur.

Ne demek istediğimi anladınız sanırım ve itirazların bir kısmının önünü kestiğimi düşünüyorum. Öyleyse devam edelim.

 

“Anlat” dedi ve ben de anlatacağım. Belki de İsa’nın gözyaşı teorisi yanlıştır. Doğan her insanın anlatması gereken bir şeyler vardır belki de. Doğar ve anlatması gerekeni anlatana kadar yaşar, anlattıktan sonra da veda eder hayata. Belki de hepimiz sadece anlatmak için sıramızı bekleyen küçük hatipçikleriz. Bu noktada ben sıra dışıyım tahminlerime göre. Benim anlatma sıram yıllar sonraydı ve O acıdı bana, ısrarlarımın samimiyetini gördü ve “anlat” dedi. “Anlat ve gel!” ya da “Anlat da gel!” bilmiyorum. Seste öfkede sezinledim çünkü.

Sözü uzatıyorum biliyorum, bir türlü asıl anlatmam gereken hikâyeye başlayamadım. Son günlerde sık sık yaşıyorum bu durumu.

Ölümden korkuyor olabilir miyim? Her şeye rağmen hayat kolay teslim edilmiyor dostlarım. Hemen kınamayın beni; ne biliyorsunuz, belki de anlatmam gerekeni anlatmaya başladım bile. Uzattığımı sandığım sürem aslında asıl sürem olamaz mı? Sonuç olarak ne siz dinlemeniz gerekenden fazlasını dinliyorsunuz, ne de ben anlatmam gerekenden fazlasını anlatıyorum. Öyleyse dinleyin beni. Merak etmeyin anlatacağım. Anlatacağım, anlatacağım…

 

***

Adım Yahya. Yahya Selamsız. Ömrüm boyunca hiçbir iş sahibi olamadım. Üstelik işsizliğimi daha süslü gösterecek bir diplomaya bile sahip değilim. Devlete suç atma lüksüm de yok yani. İsa’dan önce de işsizdim, İsa’dan sonra da işsizim.

1980 yılı Mayıs ayında yağmurlu bir günde bırakılmışım Altıparmak Yetimhanesine. Halime Anne koymuş ismimi. Büyüdüğüm yetimhanenin şefkatli müdiresi. Halime Annenin hayatımdaki yeri, bir yetimhane müdiresinin bir yetimin hayatında olması gerektiğinden çok çok fazla.

Soyadım da Halime Anne’nin hediyesi mesela.

Yıllar boyunca, yetimhane kapısına bırakılan tüm çocuklara Selamsız soy ismini vermiş. Aramızda bir bağ oluşmasını sağlamak istemiş olabilir. Ben bugüne dek bir faydasını görmedim ama Selamsız kardeşlerimden birisi, bizim İsa yani, faydasına bizzat tanık olduğunu iddia ediyordu. Güya, iş için başvurduğu şirketin insan kaynakları müdürü bir Selamsızmış. Onca kişi arasından hiç ihtimal olmadığı halde, İsa’yı seçmiş. Dur bir dakika, nasıl söylemişti bana. Kelimesi kelimesine hatırlıyorum.

“Bana gizli bir mason kardeşliği üyesiymişiz gibi anlamlı anlamlı baktı. Yavaşça göz kapaklarını kapatıp açtı. İşte o an, işe alındığımdan emindim.”

Bizim İsa biraz hayalcidir. Bu arada bilmeniz gereken bir noktayı atladım, ufak bir geri dönüş için bana alınmazsınız herhalde.

Halime anne, mütedeyyin bir insandı. Bu yüzden olsa gerek, yetimhanenin kapısına terk edilen biz öksüzlere Kuran’ da geçen Peygamberlerin ismini verirdi. Hem de tarihsel sıraya uyarak. Demem o ki ben yani Yahya, İsa’dan büyüğüm. O benden sonra gelmiş.

 

Şu noktadan sonra eğer ilahi bir mesaj almamış olsaydım (ki ben öyle olduğuna inanıyorum) size Selamsız Kardeşliğinin gerçekten var olduğunu söylerdim. Halime Annemizin aslında bir istihbarat servisinde üst düzey bir yönetici olduğunu, biz yetimlerin eğitimi ve örgüte kazandırılmasından sorumlu bir şef olduğunu mesela. Duyduğuma göre pek çok örgüt, bu yolu kullanıyormuş.

Örgütümüzün köklerinin ta Osmanlı İmparatorluğuna dayandığını, aldığımız isimlere göre yetiştirildiğimizi, örgüt liderinin kod isminin Adem SELAMSIZ olduğunu,. benim yani Yahya’nın ileride kendisinden pek çok hizmet beklenen bir nebi olduğunu söyleyebilirdim. Nebinin örgüt içinde özel ajan demek olduğunu eklemeyi de unutmazdım. Mesela Hızır’dan bahsederdim size ya da Lokman’dan, İsmail’den. İsa ile benim en yakın arkadaşımın adının Yahuda olması size pek çok çağrışım yapabilirdi sanırım. Hiç düşünmeden anlatabileceğim bu hikayeyi anlatsaydım, beni çok daha ilgiyle dinlerdiniz biliyorum. Anlattığım hikaye eninde sonunda bizim İsa’nın hikayesi olurdu gerçi. Çünkü o kitap verilmişlerden. Başarılı olacağı apaçık ortada. Benimkisi ise en iyi ihtimalle bir şehitlik hikayesi olurdu.

Böyle bir yola yönelmeyeceğim, daha az kişi tarafından daha az ilgiyle dinlenmek pahasına da olsa, size kendi basit hikâyemi anlatacağım.

Adım Yahya, Yahya Selamsız. Büyük harfle yazmaya değmeyecek kadar önemsiz bir soyadım var. Bir yetimhanede büyüdüm. İstihbarat servisi hariç anlattıklarım doğruydu, bizim İsa’ya göre benim yalan dediğim kısım da doğru. “Henüz açığa çıkmamış bir gerçek, beklemeliyiz, bekleyip görmeliyiz” diyordu. “Onun için hava hoş tabi, şehit olacak olan kendisi değil, ölüp ölmeyeceği bile meçhul” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Ben böyle bir hikâyenin kahramanı olmayı reddediyorum. Kendi basit hikâyemin zavallı kahramanı olurum daha iyi. Hem dostlarım kim bilir benimkisi de sandığınız kadar basit değildir. Ha ne dersiniz?

 

Ben yani Yahya Selamsız, 16 yaşımda Altıparmak yetimhanesinden kaçtım. Ortaokulu çok önceleri daha ilk yıl terk etmiştim ama Halime Annenin bundan haberi yoktu. Uzun bir süre sokaklarda takıldım. Sokak çocuğu oldum sizin anlayacağınız deyimle. İlk zamanlar çok zor geçti benim için. Hemen arkadaşlık kurabilen birisi değilim. Hayata erkenden veda edebilirdim. Birkaç kez çok yaklaştım. Allahtan yetimhaneden kaçıp sokaklara düşen sadece ben değildim. Nuh abi, kolladı beni uzun süre ki size anlatacağım hikâye bu da değil. Anlatabilsem eğer Nuh abinin hikâyesi ve beraber geçirdiğimiz dört yıl pek çoğunuz için sürükleyici bir hikaye olabilirdi. Gelin görün ki orda da bir figüran olmaktan öteye gidemiyorum. Nuh abinin himayesinde bir kuyruk gibi geçirdiğim 4 yılı size niçin anlatmak isteyim ki? Neyse devam edelim Nuh abi öldüğünde en azından sokaklarda zarar görmeden dolaşabilmeyi öğrenmiştim ama onun bile sokaklarda fazla kalmayı beceremeyişi beni sürüklenmeye başladığım uçurumdan dönmeye sevk etti denilebilir. Kurtulduğumu düşünmüştüm. Çocuk aklı işte. Bu yüzden tinerci dostlarımla birlikteliğimiz de fazla uzun sürmedi. Suç onlarda değil, bana kendi hayatlarını teklif ettiler, kapkaççılık ve cepçilik sanatlarını öğreteceklerini söylediler ama becerememekten korktum. Anlayacağınız sokak çocukluğunu bile beceremedim. Aslına bakarsanız, sokağı terk ederken sorun az önce ima ettiğim gibi ölmekten korkmak değildi, ben asla Nuh abi gibi ölemezdim, kim beni bıçaklamak istesin ki? Sözün başında ya da başlarda bir yerlerde şehitlikten filan bahsederken de hepimizi aldatıyordum galiba.

İstikrar, en büyük düşmanım oldu; size göre kısacık, İsa’nın ölçütlerine göre yeterince uzun ömrümde.

Sonra İsa ile karşılaştım, beni evine davet etti. Lütfen lütfen, heyecanlanmayın. İsa’yı benden fazla merak edişinize katlanamıyorum.

Allah kahretsin! Aslında İsa’ya bile katlanamıyorum. Kaç kere sızmaya çalıştı kendi hikâyeme. Bu benim hikayem! Benim hayatım! Katlanamıyorum İsa’ya, ömrüm boyunca hep ezdi beni. Üstelik kendisi bunun farkında bile değildi. Melek gibi görünmeye bayılırdı. Onu öldürdüm evet, bir yıl önce öldürdüm ama hala kurtulamadım. Öldürdüm onu! Beni evine davet etti, evini paylaştı benimle hiçbir karşılık beklemeden. Yine bana iyilik yapmaya çalıştı. O meleksi tavrını takındı. Yıllarca korudu tavrını. Bende gittikçe büyüyen nefreti fark etmiyormuş gibi yaptı. Evet, nefret ediyorum ondan. Bıçakladım onu, tam arkasından. Yüzüne bile bakmadım. Bak(a)madım. Parçalara ayırdım. Yaktım yine de kurtulamadım.

Size İsasız bir hikaye anlatmak istiyorum. İsa’yı nasıl öldürdüğümü değil, İsa’nın neler düşündüğünü değil, İsa ile neler yaptığımızı değil, İsa’nın neler söylediğini değil, iyiliklerini değil. Size Yahya’yı yani beni sadece beni anlatmak istiyorum. Dinlemek istemez misiniz beni? Ne olur dinleseniz. İsa’yı hiç düşünmeden beni dinleyemez misiniz? Yeni bir başlangıç yapsak olmaz mı? İsa’nın son sözlerini merak etmeseniz olmaz mı?

Adım Yahya, Yahya Selamsız. Bir yetimhanede büyüdüm. Altıparmak yetimhanesi. Halime anne bizi çok severdi. En çok da beni. Hayatımda onun yeri çok büyüktü. Sevdiğim tek insandı. Ama bir gün onu İsa’ya bakarken yakaladım. Bana baktığından çok daha sevgi doluydu. Saçlarını öyle bir okşayışı vardı ki. İsa’yı benden çok seviyordu. 16 yaşındaydım Halime’yi öldürdüm ve kaçtım. İlk Kâbil oluşumdu. İsa bilmiyordu.

Adım Yahya! Yahya Selamsız. Nuh Selamsızın katili de benim. Beni koruduğu için aşağılama hakkına sahip olduğunu düşünüyordu, İsa’ya ise saygı duyuyordu. İsa’ya benden bahsedecekti müsaade etseydim. Bıçağımı ensesine sapladığımda ankesörlü telefonda İsa’nın telefonu açmasını bekliyordu. Kim bilir neler söyleyecekti İsa kardeşine. İsa yine bilmiyordu.

İsa! İsaa! Neden yüzüme öyle baktın? Neden gözlerimin içine baktın? Ölürken bile neden bana dokunmaya çalıştın? İsaaa! Beni affetmeni istemeyeceğim senden. Sen affedilmemi dilerken beni daha çok nefretle doldurdun İsaa! Senin iyiliğin beni şeytanlaştırdı İsaa! Suçlusun. Suçlusun! Suçlusun! Beni neden bırakmıyorsun İsa?

Sakinleşmeliyim. Sakin, sakin…

Anladım dostlarım size kendi hikâyemi anlatamayacağım. Bunun için söz almamışım anladım. Bazı insanlar başkalarını var etmek için yaşar.

Geçenlerde bir hikâye okumuştum.

“Şehrin pisliği bir türlü yakamı bırakmazken size nasıl uzun, gerçek ve hikmet dolu hikâyeler anlatabilirim ki? “ diye bitiyordu. Yani anlıyor musunuz, adam sayfalarca yazmış ve bir türlü anlatmak istediğini anlatamamış ve bu sözlerle noktalamış. Garipsemiştim, hoşuma da gitmişti. Kendimi görmüşüm demek ki.

Benim hikâyemi anlatamayışımın sebebi şehrin pisliği filan değil, düpedüz anlatacak bir hikayemin olmayışı, ölmek istememin sebeplerinden biri de bu. Anlatacak bir şeyimin olmadığını yeterince anlattım sanırım.

Benim adım Yahya. Yahya Selamsız. Anlatmam gerekenler, anlattıklarımdır belki de. Uzun zaman oldu yeterince ağladım, yeterince anlattım ve yeterince yaşadım. Görevim bitmiştir. Elveda…

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

SÖZ ARASI

20/5/2007 · Kategori: Hikayeler

 

- Tutunamayanlar çok kalın ya, onu okudum diyenler yalan söyler. Bak mesela kardeşim deli gibi kitap okur ona sor o bile okuyamamıştır. Zaten sıkıcı da bir kitaptır kesin de mi?

 

Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır yenilgi yenilgi hadi oradan yenilgi vardır dünyaya yenilmek için gelenler vardır her yenilgiden sonra yeni bir mazeret bulmakta usta olanlar vardır yenilgilerini hayallerinin yardımıyla kendisine zafer ya da zafer habercisi gibi göstermeyi bir halt sanan aptallar vardır aslında aldananlardır aldananın hası vardır zaferin tadını ömrü boyunca tadamaz onlar onlar mı onlar deme diyemeyecek kadar uzun bir süredir onlarla birliktesin ustalarısın yenilgi ustasısın bir kaybedensin sen kaybeden loser unterlegen le perdant perdedor perdente Türkçe İngilizce Almanca Fransızca İspanyolca İtalyanca kaç dilde daha söylememi istersin dünyanın bütün dillerinde tekrar edebilirim gönüllü ezilmişliğini

hayatında istikrarla yaptığın tek şey yenilmek yenilmek yenilmek kaç kere iddialı oldun ki doğumundan bugüne keşke ölümüne kadar diyebilsem doğumundan bugüne kadar bir kere bile iddiacı sıkı sağlam olamadın sen hep gevşektin istediklerinin elinden kayıp gitmesini izledin hepsi benim suçum mu deme evet tabi ki senin suçun bu sefer izin vermeyeceğim başkalarını suçlamana kimi suçlayacaksın anne babanı mı kardeşini mi öğretmenini mi arkadaşlarını mı karını mı amirlerini mi kitaplarını mı hayat hikayeni bir de benden dinle gerçek hayat hikayeni

İkiz doğdun yalan yok ikiz olduğun halde daha doğar doğmaz talihsizce iticiydin az sevilen sen oldun zırlama bu hep olur birileri başlangıçta hep daha fazla sevilir peki bu durumu değiştirmek için sen ne yaptın sana imalat hatası dediklerini farz ettin o çok zengin hayal gücünle ve inatla bir imalat hatası gibi davranmayı sürdürdün daha kötüye gittin sen kötüleştikçe annen baban yargısında haklı olduğunu düşünmeye başladı ya kardeşin evet o en başından beri sağlam bir dayağı hak ediyordu kabul ediyorum seni hep kullandı ihtiyacı olmadığı zamanlarda sen yokmuşsun gibi davranmaya bayılırdı nasıl bir insan ikizini görmezden gelir ki kendini göstermek için ne yaptın söylesene sana aynada ki yansıması ya da gölgesi gibi davranmasına ihtiyacı kalmayınca senin ışığını kapatmasına nasıl göz yumdun bu kadar hızlı nasıl kaybolabiliyordun şimdi evli ikizleri var ikisi de babasına çekmiş amcasına çekse şaşardım asma suratını falan sana kimse çekemez oğlum senin genlerinde karakterin gibi silik silik silik silik karakterlisin sen seninkisi de ne çocukluktu ama kovboyculuk oynardınız kardeşin olacak adam sırtına binerdi sen hep at olurdun bir kere bile itiraz edemedin üstelik onun senin sırtına binmesi hoşuna giderdi hoşuna giden aslında neydi gülmesi mi eğlenmesi mi senin sırtın sayesinde mutlu olması mı başkalarının mutluluklarından beslenebilmeyi daha o zaman öğrenmiştin kendi mutluluğunu arzulamayı bile beceremedin seni kamçıladıkça gülerdi senin hoşuna giderdi sen hep sırtına binilen oldun hala biniyorlar sırtına sen de kişnemeye devam ediyorsun yeğenlerin biniyo karın bindi daha kimler binecek kim bilir sen hep at olacaksın

yo yo dur bakalım ne atı eşşek eşşek evet baylar bayanlar evrim teorisi şahsı şahanemizde kanıtlandı önce attık sonra anlı şanlı anırmayı bilmeyen cinsinden koca bir eşek olduk çünkü çevremizin bize ihtiyacı vardı yanlış duymadınız teori doğru narin kulaklarınız sizi yanıltmıyor evrimleri çevre şartları tetikliyor hey gidi darwin gel de kıvanç duy gün senin günün

yılların atıydın evet senden umulmayacak kadar istikrarlı bir attın şimdi senden at olduğun kadar iyi bir eşşek olmanı bekliyoruz şak şak şak şak alkışlar

en sevdiğin film karakteri kimdi söylesene söyle hadi burada biz bizeyiz hatta ben beneyiz en sevdiğin karakter Şener Şenin hiç durmadan kazıkladığı İlyas Salmandı neydi adı Bilo unutmuş numarası yapma kendini kandıramazsın kandırdığını sandığın yıllar boyunca hep yanıldın filmin sonunda Bilo Mahoyu kazıklıyordu ya uğradığın hayal kırıklığını hatırlıyor musun arkadaşını kaybetmiş gibiydin ihanete uğramış gibi hissettin kendini değil mi sen hiçbir zaman kazık atamayacak Bilosun sen Bilodan daha Bilosun sırtındaki Mahoları asla atamayacaksın sırtından

okul da senin hayatında bir yeniliğe yol açamadı hem herkese kopya dağıtırdın hem de en çok aşağılanan dışlanan sendin seninle alay ederlerdi kızmış gibi yapardın yok hayır bir kere yapmış kimsenin seni ciddiye almadığını görünce bu numaradan vazgeçmiştin ağlardın öğretmene şikayet ederdin öğretmen bile seni ciddiye almazdı çalışkanların yanına oturtmazdı seni ama aslında sen de istiyordun senin de hoşuna gidiyordu ezilmek senin karakterin olmuştu artık sana yapışmıştı ilk görüşte anlıyorlardı insanlar seni ezebileceklerini karın bile bu yüzden evlendi seninle sen iyi bir insansın derdi sen yakışıklısın değil sen sevgilimsin değil sen ne fenasın seeeen değil ah sen var ya sen değil hep sen iyi bir insansın dedi sıkılınca da çünkü kimse sana uzun süre dayanamaz sıkılınca da evde ne var ne yok satıp hiçbir şey olmamış gibi ön kapıdan çıktı gitti giderken yanağını okşayıp iyi bir insansın demiş miydi evet niçin söylemem gerekli ki seni tatmin mi ediyor seni sevdiğini falan düşünmedin de mi iyi bir insanmış ne diyecekti öyle diyecek tabi maaşının neredeyse yarısını nafaka olarak aldı iyi bir insan olduğun için mi senden hiç çocuk yapmak istemedi halbuki korkmasına bile gerek yoktu dedik ya senin genlerin asla onun genlerine baskın çıkamazdı çocuk ona benzerdi onu daha çok severdi çocuk olsaydı elbirliğiyle ezerlerdi seni

evliliğe bu halinle nasıl cesaret ettin hala anlamıyorum belki de ilk defa normal bir insan olmak istedin diğerleri gibi olmak diğerleri gibi görünmek istedin evli çocuklu aile babası belki otoriter bir baba olmayı bile istemişsindir ha

arkadaşlarının düğün davetine nasıl tepki verdiğini hatırlasana sende mi demişlerdi sen mi demişlerdi hep hayret hep hayret o an daha çok ezileceğine belki ilk defa öfkeleneceğine bende evet ben insan değil miyim diyeceğine siz ne demek istiyorsunuz inin sırtımdan diyeceğine güldün yanakların kızardı evet dedin siz de davetlisiniz dedin seni aşağılık yalaka seni senin gibiler her zaman yalakadır tepki noksanı hayatları vardır tepki veremez verirse de yanlış tepki verirler hep başkalarını mutlu etmeye programlanmış robotlar gibi davranırsın birinci kural insanlar asla senin yüzünden mutsuz olmasın ikinci kural senin mutluluğun ve başkalarının ki çakışırsa başkaları senin için daha önemlidir üçüncü kural ölene kadar kuralların dışına çıkamazsın ne mutlu sana Asımovdan esinlendin de yaratıcı bir örnek verdin benzete benzete kendini Asımovun robotlarına benzettin aptal

kitap okudun hep kitap okudun yalnızca onların yanında mutlu olabiliyordun kimseyi mutsuz etmeden kimseyi rahatsız etmeden kahramanların yerine kendini koyuyordun niçin okuyordun kahramanlar seni aşağılamadığı için mi onca şeyi başaran kahraman dönüp de seni aşağılamıyordu ha böylece mutlu oluyordun okudun da ne oldu sen okudun başkaları atıp tuttu sen okudun başkaları yükseldi sen okudun sonra nutuk atanları izledin yanıldıklarında yalan söylediklerinde bile bir kere ayağa kalkıp dur ben o kitabı okudum yanılıyorsun diyemedin üstelik bir de sırf seni kabul etsinler diye küçük oyunlar oynadın sırf seni kabul etsinler diye onların yanlışlarına yanlış olduğunu bile bile katıldın zaten senin ne yapacağını bildikleri için herkes yalanlarını ilk sen de sınıyordu sana kolaylıkla kabul ettirip kendi güvenlerini kazandıktan sonra başkalarına anlatıyorlardı

okudun okudun okudun ve bir tek kişi kısa bir süre için de olsa sana hitap etti mi okuduklarının hepsini o anda unuttun ihanet ettin hemen sadece kitaplara ihanet edebilecek kadar yakınlaşmıştın zaten ne zaman cesaretini toplayacaksın ne zaman birey olacaksın ne zaman kişilik kazanacaksın bu dünya senin dünyan değil ya dünyalı gibi yaşamayı öğren ya da bir kere cesur ol ve öldür kendini öldürmek mi ben mi olabilir evet olabilir asla kimseye hayır demezsin değil mi niçin yaşıyorsun işin için mi orada da herkesin alay konususun 657 ye tabi devlet memuru pöh görevin ne personel  memuru ne yapıyorsun müdürün karşısında ceketini ilikleyip salyalarını senin üzerine saçmasına izin vermekten başka müdürün stres topusun sen farkında değil misin

eskiden arkadaşların amirlerin işlerini senin üzerine yıkardı şimdi beceremez diye sana iş bile vermiyorlar oysa verdikleri tüm işleri yapmıştın yapmak değil önemli olan öyle bir adamsın ki insanın sana güvenesi gelmiyor öldür kendini hepimizi kurtar bir kere hainlik yap senin nafakanla sürten eski karın seni hatırlasın parasız kalsın senin yüzünden bir kere olsun başrolü oyna beş dakikalık da olsa seni konuşsunlar imam er kişi niyetine desin kişi ol bir kere olsun kişi ol annen baban kardeşin yiğenlerin arkadaşların senin için bir yere toplanmış olsun bir kere sorgu meleklerinin muhatabı olacaksın düşünsene sana bişey dayatmayacaklar sana soru soracaklar ve cevabını bekliyecekler sen suçlu olacaksın mesela çünkü kendini öldürdün intihar ettin diyecek Tanrı cehenneme git diyecek cehennem duyuyor musun cehennem senin hakkında bir karar verilecek bir çok hükümdarla aynı seviyede yanacaksın nemrutla karunla buhtun nasırla firavunla yahudayla ebu cehille hitlerle mussoliniyle önemli adam olacaksın bir kere cesaret etmen yeter korkak cesaretin zerresini bile göremiyorum sende boşuna konuşuyorum cevap ver pis herif sana soru soruyorlar cevap ver hayır diyebilecek misin bakalım hadi hayır de bir kere olsun hayır de bak karşındaki kardeşin ve onun başarılı arkadaşları bir milletvekili biri bankada müdür biri fabrikatör hepsine karşı duracak gücün var en iyi bildiğin yerden çıktı soru ilk defa ihanet etme en sevdiğin yazara cevap ver hayır de hayatın değişecek hayır de

 

 

-         Hıhı. Evet haklısın. Ben bile okumadım. Yarısında bıraktım.

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

YARIM KALAN

6/3/2007 · Kategori: Hikayeler

Oturduğu bir ayağı kırık sandalyeden doğruldu küskün ve konuştu.

“Öyleyse” dedi. “Öyleyse hayat, yarım kalmış bir cümledir.”

Karanlığı delen bir bakış fırlattı, o tozlu kitabın sayfaları açık üzerinde durduğu tahta masaya.

Aksayarak birkaç adım attı. Uzamış sakallarını sıvazladı kirli elleriyle. Fısıltıyla devam etti;

“Bitmiş cümlelerle anlatılamaz hayat dediğin.”

Şakağından süzülen ter damlalarını parmak uçlarıyla tutup diline götürdü. Bir süre öylece bekledi, düşündü.

Geriye dönüp sandalyenin karşısındaki hasır tabureye oturdu, belinin sızlanmalarına aldırmadan.

Eğildi küskün. Başını ellerinin arasına aldı. Karanlıkta parlayan ak saçları biraz daha ağardı.

Ezercesine sıktığı -kim bilir neyi eziyordu?- dişlerinin arasından mırıldandı küskün.

“Öyleyse” dedi. “Öyleyse bitirmeye çalıştığın her şey, kusursuzluğa vurduğun yeni bir darbe.

Gözlerini yumdu küskün.

Karanlıkta bekleyen kitap, biraz daha tozlandı

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

SESLER

6/7/2006 · Kategori: Hikayeler

“Ayak sesleri duyuldukça umut vardır.”
Büzülüp köşesine suçlu gibi iliştiğim koltukta ayak seslerine kulak kabarttığım bir anda, tam da kendimi seslerin şiddetinden fallar bakarken yakaladığım da dökülmüştü bu sözcükler dudaklarımdan. Gayri ihtiyari. Düşünmeden, öylece...
Sesler uzaklaştığın da adadığım deve sayısını arttırıp, yaklaştığın da yüreğimin çarpıntıları arasında “And olsun” diye haykırmamak için tüm irademi kullanmam gerektiği sırada.
Bir şiir vardı, ayak seslerinden bahseden. Kimindi? Neydi sözleri? Hatırlasam derdime derman olacaktı sanki. Aklımın ucundaydı neredeyse gelecekti aklıma. Hafızamda amansız bir kovalamaca başlamak üzereydi kelimeler ve isimlerle. Biraz kovalasam bulurdum belki. Ama bir kez daha yaklaştılar. Dikkat kesildim. Gelecekti galiba, içeri girecekti. Özür dileyebilecektim. “Unut, Unutalım. Hiç olmamış gibi..” diyecektim. Sesler kapı önünde kesildi aniden. Kısa bir an. Ve geri döndü uzaklaşıyordu, azalıyordu sesler. Ayağa fırlamak istedim. Onu yakalamak, gözlerine bakıp, ağlamak istedim. “Geri Dön” hıçkırıklarım arasında feryat etmek istedim. “Geri dön!”
Yapamadım. Bekledim..
Uzak da olsa duyuluyordu sesler. Öyleyse umut vardı. Pişmanlık için, vuslat için, özür için, mutluluk için umut vardı hala.
Adak sayısını arttırdım, ayağa kalkıp yetişeceğime.
- Hatalıydın, vurmamalıydın, dedi bir ses. Sağa sola baktım. Kimseyi bulamadım.
- Özür dilemelisin dedi. Arkamda da yoktu.
- Kalk acele et. Geç olmadan. Af dilemezsen cezalandırılman an meselesi dedi. Aramaktan vazgeçmiştim. O da konuşmaktan..
Bekledim. Ayak sesleri daha uzaktaydı ve daha kesik kesik.
- bu fal çıkmaz dedi aynı ses.
- Sen vazgeçmemiş miydin. Sese ilk defa karşılık vermiştim. Onun varlığını kabul etmek zorunda kalmıştım. Susmasını beklemiyordum. Alaycı bir hava vardı konuşmasında.
- Üç vakte kadar ayrılık görünüyor. Sesimi kısarak konuşmaya devam ettim. Diğer odalardan duyulmasını istemiyordum.
- Ayak seslerini duyuyorum. Bak yaklaştı yine.
- O da seni bekliyor. Yanına gitmelisin. Kovdun onu unuttun mu? Gelmesini bekleme.
- Gelmeli!
- Gelmeyecek. Ne kadar gururlu olduğunu ben mi hatırlatacağım sana. Adak adamayı bırak da adım at. O da senin ayak seslerini dinliyor. Yaklaşan ayak seslerini duymak istiyor.
- Ya benim gururum?
Sessizlik…
- Ama kavgayı sen başlattın. Sen vurdun. Sen kovdun. Sen hakaret ettin. Hem de bir hiç uğruna.
Ayak seslerine anlam veremediğim garip sesler karışmaya başlamıştı. Karıştırılan çekmeceler. Kısık, içli hıçkırıklar. Bir sandalyenin başka bir yere taşınmasından meydana gelen tıkırtılar.
- Allah’ım daha kaç deve bağışlamalıyım? Ayak sesleri hızlandı. Tereddütsüz atılan adımlar. Toklaşan ve gittikçe yaklaşan…
Kapının önünde durdu bir kez daha.
Kapı kolu!
Kapı koluna dikkat kesildim. Hareket ediyordu galiba. Boyun eğiyordu. Yere eğiliyordu. Oturduğum yerde toparlandım. Öksürdüm, beklediğimi anlatmak için.
- Son kez. Bu son şansın dedi o ses.
- Defol git! Ben kazandım.
- Yapmalısın.
Bekledim. Ayak sesleri yere sürterek yenik, hüzünlü bir hışırtıyla geri döndü. Omuz silktim. Uyumak istiyordum. Şu ses, yormuştu beni. Ayak sesleri mi? Onların da canı cehenneme! Gözlerimi kapattım. Sesleri dinlemekten vazgeçtim. Uyudum.
Sabah gözlerimi açtığımda gece olanları hatırladım. Kabus gibiydi. Kavga, ayak sesleri, bekleyiş, suçluluk, o ses, yeniden suçluluk sonra öfke. Göz kapaklarımın ağırlaşması. Ama hepsi bölük pörçük olaylardı. Bir türlü birleştiremiyordum. “o da uyuyor hala” diye düşündüm. Yatak odamıza doğru yürüdüm. İnadına ayaklarımı vurarak girdim içeriye. “işte geldim” diyecektim. Özür dilemesini bildiğimi ispatlayacaktım ona. Ne kadar hassas içli biri olduğumu anlayacaktı o da.
Önce ayaklarını gördüm.
Havada…
Başı yana eğik. Bembeyaz…
Boynundan tavana doğru uzanan bir ip. Yerde yanı üstü devrilmiş sandalye.
Kalın bir ip. Kalın ve kanlı. Yatak kanlıydı. Dolap kanlı. Sandalye kanlı. Ellerime baktım. Ellerim de kanlıydı. Kapı? Kapı az önce beyazdı, şimdi kan kırmızısı.
Gözlerime kan düşmüştü. Nereye baksam kan görüyordum.
Koştum. Ayaklarına sarıldım.

Ayakları havadaydı..
Yere değmiyordu…
Ses çıkarmıyordu, bembeyazdı.

Ağladım
Göz yaşlarım, ayaklarını kanatıyordu.
Ağladım.
Boşlukta bir çift hayat sallanıyordu.
Ağladım…

Kalıcı Bağlantı Yorum (5) Yorum yaz!

ÇATI

27/3/2006 · Kategori: Hikayeler

 

  Çıktıkça yükseğe alçalır oldum, susarak konuşmak sonunda bulduğum”

      Aslında bir şaire ait olan bu kelimeler, şu an öylesine kendi malım gibi görünüyor ki. Bu tezadı, benim kadar, benim gibi yaşayabilmiş midir, kelimelere sahip çıkan şair. Şu döne döne tırmandığımı sandığım merdivenler yukarıya mı, aşağıya mı gidiyor?

      Tutarsız gelebilir ama bu sorunun cevabını henüz bilmiyorum. Bir an yukarı çıktığımı sanırken, hemen sonra aşağıya yuvarlandığımı fark ediyorum, ya da tam tersi. Çıkacak/İnecek merdiven kalmadığında, ulaştığım yerin bodrum mu yoksa çatı katı mı olduğunu ayrımsayamıyorum. “Şu birbirlerini görüp duymamak için aralarına duvarlar, kalın pencereler ören insanlardan birisinin çelik kapısını çalıp sorsam mı acaba?” diye geçiriyorum içimden. Ama hayır etraflarına bu kadar kalın ve çok engeller örenler benim halimi anlayamazlar. Anlayamadıkları gibi saygı bile duyamazlar. Korkan insan sağlıklı düşünemez ve belli ki kendilerinden başka her şeyden korkuyorlar. Oysa kendilerinden korksalar başkalarından korkmamayı öğrenecekler belki de. Vazgeçiyorum. Yine tek başınayım. Nerede olduğumu, nereye gideceğimi ve ne yapacağımı yalnız bulmalıyım.

      Lakin önce kafamı toplamalı şu gözümün önünde oynaşıp duran garip görüntülerden kurtulmalıyım. Zemin/tavan yerinde durmalı artık. Cinler evine gitmeli. Kapılar, merdiven ve diğerleri susmayı öğrenmeli. Beynimin içindeki tilkilerin ayak seslerini duymamalıyım. Kuyruklarından birbirine bağlayıp tek bir odaya hapsetmeliyim hepsini.

      Allah’ın yeryüzündeki halifesi olan ben, hepinize emrediyorum. Susun! Susun ve dağılın ve hapsolun! Beni aklımla baş başa bırakın. Gidin. İşte böyle, geri dönmeyin sakın. Bu güne kadar acziyetimden mi size tahammül ettiğimi sanıyorsunuz. İstersem her birinizden ebediyen kurtulabilirim. Bir daha zavallı aklımı rahatsız edemezsiniz.

      Mutsuz ve asabi mırıltılar yavaş yavaş kaybolurken etrafımdaki nesneler gittikçe netleşmeye başlamıştı. İşte merdivenler, aşağı doğru yükseliyor. Çatı katındayım. Şu üzerimdeki demir kapak, bu koskoca binanın çatısına iniyor. Yanımdaki tahta merdiven, ben onu susturmadan hemen önce, bana yardım edebileceğini söylemişti. Onu, bulunduğu yerden alıp duvara yaslıyorum. Kapağa ulaştığımda ilk denememde açılmıyor. Bir kere daha zorluyorum. Nafile. Kapağı açmak için harcadığım güçten olmalı bir an dikkatim dağılıveriyor ve etrafım yeniden bulanıklaşıyor. Merdiven “ Hadi acele et” derken kapak “cesedimi çiğnemeden geçemezsin. Yukarıda, ateş denizi bekliyor seni. Kendi iyiliğin için vazgeç geri dön” diyor. Merdiven şaşkınlığımın uzun sürmesini istemiyor olmalı ki ayartıcı bir sesle ” Şu eskimiş, asırlık, paslı demirin cızırtılarını mı dinleyeceksin. Rahat yerinden olmaktan korkuyor. Yalvarması ve direnmesi de ondandır. İki elini de kullan ben seni tutarım. Korkma daha fazla dayanamaz.”  deyince ben de dayanamıyorum. Demire kulak asmadan bir vuruşta onu diğer tarafa gönderip, açılan delikten ilerliyorum, geriye mi ileriye mi anlayamadığım bir şekilde.

      Arkamda, pas tutmuş yaraları yeniden kanamaya başlayan demir kapağın, acı feryatları bir an kafamı karıştırır gibi olsa da çatıya ulaşıyorum. Etrafı seyretmeye başlıyorum. İnsanları görüyorum. Kalabalık. Dört bir yana  koşuşturup duruyorlar. Bulunduğum yerden ise, sanki hepsi birbirinden kaçıyormuş gibi görünüyor. Bir an, birkaçı toplanıyor, sonra birbirlerine olan güvensizlikleri galebe çalıp yeniden kaçmalarına sebep oluyor. Temkinli, asık suratlı insanlar.

      Suretlerinin bile gerçek olduğu şüpheli, delice koşuşturan kocaman bir sürü. Kaçıştıklarının belli olmasından korktukları için mi, yoksa koşarken kaldırdıkları toz bulutundan bile rahatsız olacak kadar sinsi oldukları için mi yapıldı acaba bu taştan yollar. Yanı başlarından habersiz, kendi iç dünyasına gömülmüş bir sürü maskeli insan sureti. Mide bulandırıcı geliyor bana.

      Arkamdan hafif hafif rüzgar esiyor. Rüzgardan korktuğumdan değil ama, onu göğsümde karşılamak istediğimden çatının diğer köşesine gidip, manzarayı oradan seyretmeye karar veriyorum. Biraz hava almak mide bulantımı da geçirir umuduyla.

      Kimsesiz, ıssız bir ormanla karşılaşıyorum diğer köşede. Alabildiğine uzanıyor ufukta. Burnumun içine dolan esinti, ağaçların kokusunu getiriyor bana ve bulantıdan eser kalmıyor. Ağaçların tepelerinde ağaç cinleri, bir görünüp bir kayboluyor. Etrafıma bakınca kalabalığı fark ediyorum. Ardından uğultuyu. Kontrolü kaybettiğimi anlıyorum. Çatı gürlüyor birden, ayaklarımın altından akan bir çağlayan varmış gibi hissediyorum. “ Neden geldin. Neden beni uykumdan uyandırdın.”

      Issız çatının yalnızlığa alıştığını, insanların beni terk ettiği gibi onu da terk ettiğini anlıyorum birdenbire. Aynı anda sesindeki hüznü ve bu beklenmedik ziyaretten doğan saklayamadığı gizli sevinci de duyumsuyorum. Korkudan küt küt atmaya başlayan kalbim normal seyrine dönüyor ve çatıyla dost olabileceğimi düşünüyorum. “ Sadece seni ziyaret edip, sahibi olduğun manzarayı seninle paylaşmak istedim.”  diyorum. Çatı, düşünceye dalıyor. Altımdan akan nehirler sakinleşiyor. Belli ki sesimdeki dost tınının farkına varıyor ve aynı kaderi paylaştığımızı biliyor.

      Ne yaptığımı daha doğrusu bana ne yaptıklarını anladığımda ise hiddetle aklıma odaklanarak, bir kere daha tüm sıra dışılıkları, ağır bir tehdit savurarak kovuyorum. Onlara daha fazla hükmedemeyeceğimi anladığımda, haddinden fazla güçlendiklerini görüyorum. “Benimle oyun oynamayın, tekrar ediyorum ebediyen kurtulabilirim sizden. Aklım her an bunu becerebileceğimi ve yollarını bana fısıldıyor. Bana mani olamazsınız. Rahatsız etmeyin, yalnız bırakın beni.”  diyorum ama inatla dönmeye çabalıyorlar. Her an böyle gergin, tetikte yaşayamam. Benden korkmuyorlar. Beni ele geçirecek güçteler. Birdenbire hakim olamadığım bir öfke sarıyor tüm bedenimi. Ne çatıya, ne arkamda feryat eden demir kapağa ne de aklımın içinde beliren koyu harflerle yazılmış yazıya -adeta bir uyarı- kulak asmıyorum. Öfkemin kızıllığını dehşetle görüp kaçışan mahlukatta beni teskin edemiyor. “Hepinizden kurtulacağım. Maskeli insanlar, ecinniler, konuşan cisimler, aklımın içindekiler. Bensiz ne yapacaksınız, tüm dünyayı ölüme mahkum ediyorum ve ben olmayınca dünya da olmayacak sizler için.” Birdenbire daha ben bile ne yaptığımı kavrayamadan bacaklarım üstünde yaylanıp sıçrayabildiğim kadar yukarı ve ileriye doğru sıçrıyorum. Gökyüzüne ve ormanlara doğru. Ama kendimi aşağı düşer halde buluyorum. Yukarı zıpladığım halde neden aşağı düşüyorum? Düşerken aşağıda gördüğüm son görüntü demir kapağın haklı olduğunu anlatıyor bana. Ateş denizi. Haykırıyorum. Düşüyorum……”

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (2) Yorum yaz!

MECNUN HİKAYELERİ -2-

11/3/2006 · Kategori: Hikayeler

Pencereden içeri dolmaya başlayan gün ışığıyla birlikte yavaşça gözlerini araladı. Bir süre yatak keyfi yaptıktan sonra gözlerini ovuşturarak doğrulurken kendi kendine mırıldandı;

“Bugün yedinci gün, onu görüşümün yedinci gün dönümü. Bugün vuslatı arzulayarak bekleyişimin başladığı yerden yedi gün uzaktayım. Bugün vuslata bir gün daha yaklaştım. Yedi gün…

Her saati bir asra bedel yedi gün”

“Sabrımın yaşı , dünyanınkiyle eşit oldu mu acaba?” diye düşündü. Çünkü dünya ve içindekiler bir günü yirmi dört saat yaşarken; O, her günü Yüz yıl çarpı yirmi dört kadar yaşıyordu.

Öyle ki, o günden beri tüm takvimleri reddeder olmuştu. Çünkü o takvimler de günler çok hızlı geçip gidiyordu ve en önemlisi milatları uyuşmuyordu ki.

Hayatında tek bir milat kalmıştı artık.

O gün , o an…

Gözlerinin buluştuğu o kutlu an. Ve sonra bekleyiş ve Ya Sabır zikri…

Velhasıl kelam bugün Milattan Sonra yedi idi. Ama yedi gün değil, yedi yılda değildi. Dünyanın kendi ekseni etrafında dönüşünü tamamlamasından oluşan o saçma gün teorisi ya da güneşin etrafındaki dönüşüyle oluşan yıl olamazdı içinde yaşadığı zaman.

Çünkü herkesle aynı zaman dilimini kullanmıyordu artık.

Çünkü onun günleri çok daha uzundu. Bir gün , olsa olsa o gözlerin, gözlerine değdiği anı beş milyon defa hayal edişine tekamül edebilirdi.

Yıl..?

 Yıl ise sonunu görüp göremeyeceği meçhul, en azından dünya standartlarında aklı başında kabul edilen bir insan olarak göreceği meçhul ve uzun bir zamandı artık.

Yeni ve uzun bir gün bekliyordu onu. Uzun ama güzel…

Çünkü gün onun hayaliyle doluydu. Eğer rüyalarında o gözleri göreceğinden emin olmasa hatta bir an tereddüt bile etse uyumazdı da zaten. Tüm doğa kanunlarına rağmen…

Vuslata doğru her gün adım adım yaklaşıyordu ya , en azından hasretten bir günü daha eksiltiyordu ya. Beklemek ne kadar zor görünse de , vuslat hayali ona güç veriyor ve yaşamasını ve nefes almasını sağlıyordu. Ne diyordu şairler sultanı;

-         Ne görsem, ötesinde hasret çektiğim diyar

Kavuşmak nasıl olmaz, madem ki ayrılık var?

Beklemek, ne kutlu bir eylemdi. Mecnun’ u anladığını iddia ettiği günler aklına geliyordu da ne kadar komik bir yanlışın içersindeymiş meğerse. Üstadı da anladığını sanıyordu. Oysa şu dizeler her yeni gün yeni yeni anlamlar kazanıyordu;

-         Ne hasta bekler sabahı

Ne taze ölüyü mezar

Ne de şeytan bir günahı

Seni beklediğim kadar.

Bu arada gün yarı olmuş, o iki buçuk milyonuncu turunu tamamlarken dünya da dönüşünü yarılamıştı. Gün boyunca diğer ayrıntılarla meşgul olmuş, su içip, yemek yemiş, gazete okuyup, insanlarla konuşmuştu. Ama her an gözlerinin önünde o bir çift gözün hayali vardı.

Ve sokağa çıkmıştı her gün yaptığı gibi. Kavuşma ihtimaline karşı , hasretle kavuşmayı bekleyen gözleri ,diğer bir çift gözü ,diğer eşini arıyordu.

Aşkın ilahi yönünü ,manevi yönünü anlayamayan Schopenhauer acınası mantığıyla, ilk çağlarda insanların hermafrodite(çift cinsiyetli) olduğunu ve ayrılmanın gerçekleştiği günden bu yana her çiftin sırt sırta yapışık yaşayıp ayrıldığı eşini aradığını iddia eder.Güya aşk da bu ikizi bulma sonucunda ortaya çıkar. Herhalde bu zavallı insan, aşkı tatmış ama manevi eksiklik aşkın kaynağını anlayamama bahtsızlığı onu saptadığı doğruyla yanlışı çarpmaya iterek yanlışın içerisine yuvarlamıştı.

Düşünürken, hayal ederken ve saat üç buçuk milyonken ve miladının başladığı cadde de belki altı belki yedinci turunu atarken birdenbire gözleri kendi iradesi dışında eşine kavuşuvermiş ve yine iradesi dışında kenetlenivermişti. Ve o kısacık anda daha gözleri henüz yeni buluşmuşken henüz hala birlikteyken yüreğine bir hançer saplanıverdi. Birazdan ayrılık başlayacaktı. Birazdan hasrete “merhaba” diyecekti yeniden. Hançer yüreğini oyuyordu sanki,   öyle ki kavuşmanın sevincini yaşayamıyordu bir türlü. Donup kaldığı sokak ortasında acı içindeydi.

 Sanki kavuşmaya dayanamamıştı.

O gözler ise bakmış, bakmış, bakmış sanki bir şeyler anlatmasını istemişti. Dil lisanıyla olmasa da sessizce olsa da. Sanki onlarda artık kavuşmak istiyordu ama Mecnun,(Çünkü artık mirası tam manasıyla devralmış ismi hak etmişti.) kavuşmanın onu yakacağını , hep ayrılığı beklemenin , hep hasret çekmekten kavuşmayı beklemekten daha zor olduğunu anlamıştı.

Sonunda gözler ve sahibi sessizce yanından yürüyüp geçmiş biraz hayal kırıklığı belki biraz da şaşkınlıkla uzaklaşmaya başlamıştı.

Mecnun, bir süre hiç kıpırdamamış, kıpırdayamamış ayrılığı beklemenin ve devamında ayrılığın verdiği acının dinmesini beklemişti. Uzun bir süre bekledikten sonra nerdeyse köz olmaya yüz tutmuş kalbini yoklamış ve hasretin , tanıdığı, aşina olduğu , sevdiği o acının tüm vücuduna ve kalbine hakim olduğunu anlayınca yürümeye devam etmişti.

Yeniden aşığını arıyordu artık…

Yeni kavuşma anını bekliyordu…

Bir dahaki vuslat gününe kadar mutluydu , aramak ve beklemek güzeldi, belki bir daha ki sefere belki bu yükü omuzlayabilecek kuvveti bulabilirdi. Dudaklarında üstadın bir mısrasını mırıldanıyordu;

-YAŞAMAK ZOR, ÖLMEK ZOR, ERİŞMEKSE ZOR MU ZOR…

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (3) Yorum yaz!

« Önceki ::