Hacı Malik El Şahbaz'a
“Bağımsızlıklarını kazanmış yerdeki insanların öfkeli olduklarını gördüm. Henüz bağımsızlıklarını kazanmamış insanlar kızgın değillerdi. Üzgündüler. Oturup kötü durumlarını konuşuyorlardı fakat öfkelenmiyorlardı. Genellikle üzgün olan insanlar kızmazlar. Yalnızca hallerine ağlarlar.
…
Siz ve ben aynı öfkeyi gösterirsek, aynı ses tonunda konuşursak, saygı görür fark edilirdik. Ve bize tutmayacağı sözler veren bu insanlar değişirlerdi.”
Ve sen öfkeliydin.
Üzerinde şerefli bir iz bırakarak gittiğin şu hızla yozlaşan dünyada, "Malcolm X" adı kulaklara çalındığında, hala insanlar şu kelimelerle ifade ediyorlar seni:
- Öfkeli, cesur ve devrimci.
Öfkeliydin. Öfkeli bir hatiptin. En çok da kürsülere yakışıyordun. En çok yakıştığın yerde susturmaya çalıştılar seni. Oysa sen son sözünü çoktan söylemiştin.
“ Şunu asla unutmayın, kimse lafımı benim ağzıma tıkayamaz!”
“Uysallıkla ölmek bizim kutsal kitabımızda yazmıyor” dediğin andan beri biliyordun belki de, ömrünün uzun sürmeyeceğini. Bu yüzden yaşadığın kısacık anda söylenmesi gerekenlerin hepsini hiç eğip bükmeden dosdoğru, dobra dobra söyledin.
Doğruyu gördüğün anda ve bir yanlışın içinde olduğunu fark ettiğin anda tereddüt etmeden kendi içinde de bir devrim yaparak doğruya yöneldin. Reddettin. Öyle ki red en çok sana yakışıyordu.
Nasıl yozlaşmadan hep devrimci kalınacağını hayatın pahasına da olsa tüm korkaklara bizzat yaşayarak öğrettin.
Ve sen, öfkeli cesur adam söylemen gerekenleri söyledikten sonra tam sana yakışır bir şekilde en çok yakıştığın yerde şehadet şerbetini içerek, seni izleyenlere son bir mesaj daha verip göç ettin bu dünyadan.
Seni susturduklarını sananlar düştükleri yanılgıyı fark ettiklerinde artık çok geç kalmışlardı. Sen çok sevdiğin Peygamberin(sav) çok sevdiğin torunu gibi şehadetinle devleştin. En çok hak ettiğin yere Kutlu diriler kervanına katılıverdin, geride kalanlara isyanını, sivri dilini, boyun eğmezliğini miras bırakarak…
Sana, seni tanıyan ve seven, renginden dolayı değil ama cesaretinden ve ulaştığın mertebeden dolayı senin üstünlüğünü kabul eden beyaz kardeşlerinin ülkesinden, senin gibi kendinden sonrakilere yol gösteren bir şairin senden önce ama senin için de yazılmış mısralarını hediye ediyorum;
"Ey şehit oğlu şehit isteme benden makber,
Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber"
Yazmak Sevdası;
İçinde ne yapsan kurtulamayacağın bir eksiklik duygusunu taşımak,
Tatmine(gerçek) asla ulaşamamak,
Zihninde ve kalbinde daima okunmamış/okunamamış kitapların ve yazılmamış/yazılamamış cümlelerin ağartan baskısıyla yaşamak,
Tek bir eserin, tek bir cümlenin, belki de tek kelimenin peşinde bir ömür koşturup durmak,
Hiç bir zaman gözün arkada kalmadan, "tamam" diyerek esaslı bir nokta koyamamaya hapsolmak MI DEMEK ???
"YARIM KALAN" ı okumadan okuma!
-Başlayın efendimiz. Emrinize amadeyim efendimiz aslında buna mecburum biliyorsunuz efendimiz. Ama efendimiz söylemeliyim ki biz bu metni beğendik.
-Benim adıma da konuşuyorsun Olric ve kendi adına da. İkisi de senin için fazla lüks. Fazla itaatsizce.
-Belki de siz söylettiniz efendimiz. kim bilir?
-Uzatma da söyle. Neden bir ayağı kırık sandalye dedik Olric*? Ya da neden adam aksıyor?neden fısıltıyla konuşuyor?
-Çünkü siz öyle istediniz efendimiz. Tabi yarımlığa methiye düzen bir yazı da sağlam öğeler olmasının doğru olmayacağını düşünmeniz de cabası efendimiz.
-Evet olric. bildin ama sen de yarım bildin olric.Tamamına nüfuz edemedin yazının?
-Siz ettiniz mi efendimiz?
-Yine ukalalığa başlama olric? bu soruyu git, başkalarına sor. Herhangi bir yazardan alabilirsin cevabı. Söyle bakalım kitap neden tozlu?
-Çok kolay efendimiz. Çünkü uzun süredir okunmamış. Yaşlı küskün bilgemsi kahraman uzun süredir düşünüyor. Hayatı yarım bırakmış belki de kitabın açık sayfasında gördüğü bir cümle üzerine ve öylece düşünüyor çook uzun bir süredir. Kısmen doğru mu efendimiz?
-Olric sen bazen beni bile şaşırtıyorsun. Kısmen doğru ha evet kesinlikle.
-Teşekkürler efendimiz. Sayenizde efendimiz.
-Neden hasır tabure?
-Bilmiyorum efendimiz.
- Hahaha ben de bilmiyorum da ondan olric.
-Yorumlamamı istediğiniz başka birşey var mı efendimiz?
- Var olric ama bırakalım yarım kalsın.
-Yarım kalsın efendimiz.
*Oğuz Atay'a ve dahi Turgut ÖZBEN'e en derin saygılarımızla. Kendi riyakar içsesimize Olric'den başka bir ad vermeyi uygun görmedik de ondan.
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
Doğanın Müziği
Yanıbaşlarında doğanın olağanüstü konseri aralıksız devam ederken icat ettikleri aletler sayesinde çıkardıkları müziğimsi seslerle kötü taklitlerden öteye gidemediği gibi doğayı dinleyebilme şerefinden de hergün biraz daha uzaklaşan zavallı insanlık...
Kulakları asırlardır o kadar kirlenmiş ki, gerçek müziği unutmuşlar. Kirden sağır olmuşlar.
Tedavisini bizlerden esirgemeyen cömert doğadan hergün biraz daha hızla kaçmamız bir yana hergün biraz daha fazla katlediyoruz onu.
Yapılan müzik ise hergün biraz daha fazla benziyor makinanın zafer çığlıklarına.
İlkel kavimler, doğanın eşsiz seslerine katılmaktan öteye gitmiyorlarmış. Müzik aletleri de bir o kadar sade doğaya aitmiş. Sınırların farkındalarmış. Teknik arttıkça sınırlar silinmeye denge ve ardından huzur ortadan kalkmaya başlamış. Had duygusunu yitirdi insanoğlu. Dinlemeyi unuttu. Dinlemekten uzaklaştıkça doğayla olan bağını kaybetti. Yeni bir rabıta kuruldu. Bu defa insan ve makina arasında. Son tahlilde, insan huzursuz, doğa huzursuz. Yaşasın makinaların huzuru!
Tekno müzik vida, motor, makina seslerine geçiş için kullanılan bir basamak değil de nedir? Zevk duygusu da kayboluyor o halde. Yakında motor seslerini dinlerken vecde ulaşaşacağız korkarım. Formüla yarışları gösteriyor ki çok uzak değil o günler.
Gerçek müzik kişiyi kendi içine yöneltmeli, kendine yaklaştırmalı, ruha, insana...
Oysa bugün dinlediklerimiz bizi kendimizden uzaklaştırıyor, kaçırıyor. Hayvan yanımızı, güdülerimizi, salıyor meydana. Bugün hangi rock grubu, bize kayalıklara vuran dalgaların sesinin yaptığı tesiri yapabilir ki? Yaprakların rüzgarda hışırdamasının, ıssız bir gecede cırcır böceklerinin şarkılarının, buğday başaklarının güneşle eğilen başları gibi edepli fısıltılarının, toprağa ve üstündekilere bazen usul usul, bazen öfkeyle düşen yağmurun, bir bebeğin kaygısız gülüşünün tesirinden bahsediyorum. Hatırlıyormusunuz, hatırlıyormuyuz?
.....
Köpüre köpüre ve gittikçe büyüyüp hızlanarak,
kayalığa hücum eden dalgalar, belki de akıbetlerinin farkında bile olmadan,
rüzgarın ruhlarını coşturan, galeyana getiren fısıltısına kulak vererek kayalıklara çarpıp parçalanıyordu.
Sonra her parça, bir köpük olup kıramadığı koca taş parçası üzerine düşüyor, belki asırlar sonra ancak farkedilebilecek bir çatlağı oluşturacak son darbeyi vuruyordu düştüğü yerde...
Rüzgar ise az önce yitip giden dalgayı umursamadan bir sonrakini savaş alanına taşıyordu. Umursamadığı anlaşılmasın diye belki de,
kayanın üzerinde kurumaya yüz tutmuş şehitlerin üzerinden tesellivari bir ılıklıkta esip geçiyordu.
Dalgalar, karalar arasına hapsedilen denizlerin öfkesini taşıyordu sanki.
Öfke ve şaşkınlığnı...
"Kuvvetli olan biziz, Büyük olan, kalabalık olan biziz! Bu esaret bu yenilgi niye?" diyordu, bir kayanın bağrında son nefesini vermekte olan hırçın köpük.
Kayalar sabit.
Kayalar tavizden uzak.
Toprağın kaleleri kendinden emin.
asırların tecrübesini taşıyor onlar.
Ve asırların acemiliğini.
Kendilerine o kadar güveniyorlar ki; uzun zaman önce suların altında kalan kardeşlerini hatırlamıyorlar bile.
Kayalar sevinmekten uzak, üzülmekten uzak, histen uzak.
Sadece duruyorlar.
Birgün suların altına gömülmeyi beklediklerinden haberdar bile değilller... 03/09/06
Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!
Bir adamı çöz çöz çocuk olsun
“Bir adamı çöz çöz çocuk olsun” *
Çocuklar..
Oynarken, birbirlerine yaklaşırken, yakınlaşırken, arkadaş olurken, uzaklaşırken, kavga ederken, toplanırken onları dikkatle izlemek gerekli. Saf insanı bulabilmek için. Eylemlerinde tüm yargılardan uzak kalabilenler sadece onlardır. Ne statü, ne para, ne de madde dünyasından insanlığa dayatılan başka bir etken umurlarında bile değildir. Katıksız samimiyet ve katıksız açıklık…
Ta ki toplum tarafından körpe zihinlerine ilk düğümler atılana kadar. İlk düğümü aile atar, sonra oku,l sonra düğümlü zihinler birbirinden etkilenmeye başlar. –ki bunun adı büyüğüyle küçüğü ile çevredir. Her düğümde biraz daha büyür çocuk. Her düğümde samimiyetten bir adım daha uzaklaşır.
Nihayet düğümler çözülemeyecek kadar çoğalır, sıklaşır. Maskelere dönüşür. Maskeler takmayı taşımayı yenilerini almayı öğrenir. (Biz büyükler buna halk arasında nerede ne yapacağını bilmek diyoruz) Öğretiriz onlara. Ve çocuk, saf çocuk adam olur.. Karmakarışık kördüğümlerle dolu bir zihne sahip çözülmesi imkansız adam. O artık bizden biridir. Bunun adı büyümektir…
Büyüyünce her çocuk adam olur çünkü biz onlara hep büyünce adam olmasını öğretiriz. Hem de kocamaaaan adam…
*Sezai Karakoç Köpük şiirinden
03.07.06 - ankara
YARDIM EDİN!?!
Çağımızda yardımlar bizden birileri tarafından kurulan düzinelerce yardım kuruluşu vasıtasıyla yapılıyor. Tüm halkın –siyahıyla beyazıyla- özellikle de muhafazakar kesimin inanılmaz bir ilgisi var bu derneklere. Öyle ki bir dönem, prime time saatlerin de yardım programları gösterilmeye başlamıştı.
Ne güzel.
Ne kadar umut verici diyordum önceleri. Ama son günlerde beynimde uğultular halinde bazı sorular dolanıyor ve cevabı bulamadan da rahat vermeyecekleri belli. Sorulardan bir kısmı şöyle;
Zenginlerimiz, fakirleri, düşkünleri görmeye katlanamıyor mu acaba?
Zenginlerimiz halktan(halk eşittir fakir) kopuyor ve de korkuyorlar mı hepten?
Dernekler vasıtasıyla yardımlarda bulunmak tehlikeli bir moda haline mi geldi?
İnsanlar dinimizce zaten görevleri olan bağışları yaparak, rahat uykularını mı satın alıyorlar?
Sokakta gezerken, işine giderken hasbel kader, karşısına çıkma cesareti gösteren bir yoksula gözünü kapatma, başını çevirme hakkını mı satın alıyorlar bu yardımlarla(!)?
Haberler de Bağdat’tan, Afrika’dan, Filistin’den, Çeçenistan’ dan, kısaca yurtiçinden ve dışından yürek paralayıcı görüntüleri izlerken tepkileri ve tepkilerimiz ne oluyor acaba? “Ben oraya şu kadar yardım yaptım” diyerek huzurla gözlerini kırpıştırıp rahat koltuğunda arkasına yaslananlar var mı?
Kur’an mealini ilk okuduğumda İNFAK kelimesinin ne kadar sıklıkla geçtiğini görünce hayretler içinde kaldığımı hatırlıyorum. Kur’an infak emirlerinden ibaret gibi gelmişti bana.
İnfak, yardım etmek değildir bildiğim kadarıyla, PAYLAŞMAK demektir ki kesinlikle iki kelime arasında çok büyük bir fark vardır.
İnfak tek taraflı bir eylem, tek amaçlı bir ibadet de değildir zannımca.
İnfak, verenin alana karşı bir ihsanı da değildir. Tam aksi olma ihtimali de daha yüksektir herhalde. Çünkü zenginin infak etmeye fakirden çok daha fazla ihtiyacı vardır. İşin toplumsal boyutunu ise hiç bahis mevzuu bile etmiyorum.
Şüphesiz sözünü ettiğimiz yardım dernekleri topluma faydalıdır. Dünyaya faydalıdır. Güzel övünülesi işler yapmışlardır. Bir çok derde ilaç olmuşlardır. Ancak, galiba bir yan etki oluşmuştur. Uzaklara –mesafe önemli değil-, görmediği insanlara yardım yapan insanlar –çok sosyalist görünmemek için bir kez daha zenginler demiyorum, anlayan anlar.- yanı başındaki düşküne fakire dilenciye gözünü kapatmaya başlamıştır.
İnfak kavramı unutulmuş, yerine yardım denilen, bence tamamıyla yanlış bir kavram oluşmuştur. İnsanlar artık paylaşmıyor -kibre hizmet eden, sınıflaşmaya vurgu yapan bir sözcükle- YARDIM ediyorlar.
Son bir soru daha var kör olası beynimde; Acaba Ramazan’da açılan İftar çadırı sayısı Özel ve Tüzel kişiler arasında bir itibar meselesi haline gelmiş midir? Aralarında sohbet ederken gizli imalarla alaycı vurgularla altı çiziliyor mudur sayıların?
Bilmiyorum. Çünkü hiçbir tatil planım da(neyse o) Caprice Hotel yer bulamadı.Zira yeşil sosyetemiz oralardaymış şimdiler de. Hem biliyor musunuz? Bu mübarek, ultra lüks Hotel de haremlik selamlık uygulaması varmış. Havuz da bile…
03/07/06 Ankara
« Önceki ::

