HATA BENİM

18/9/2009 · Kategori: Hikayeler

 

“Herhangi bir yaşam istediği kadar uzun ya da karmaşık olsun tek bir -an-dan oluşur aslında; kişinin kim olduğunu keşfettiği andan. “  Borges/Tadeo Isidoro Cruz’un Yaşamı

 

-BİR-

 

Güzel bir güne başlıyor olduğunu bilmenin neşesiyle uyanmak gibisi yoktur. Açık pencereden yatak odanıza -ya da her nerede uyanmış iseniz oraya-  dolan güneş adeta ayakuçlarınızda doğmuş gibidir. Sadece ısıdan ibaret olmayan bu şen sıcaklık, siz uyanana dek tüm vücudunuzu gıdıklayarak dolaşır. Dudaklarınızda kimseye duyurmadan oluşuvermiş haylaz bir gülümsemeyle gözlerinizi açarsınız.

Güneş kalbinize oturmuştur.

Hayat güzeldir. Yaşamak güzeldir. Nefes almak şaşırtıcıdır, sıcaktır. Her nefes diriltir, dipdiridir. Damarlarınızda gittikçe artan bir hızla akan kanın çağıltısını duyarsınız. Karın boşluğunuzda milyonlarca minik sinek vızıldar. Evet, yanılmıyorsunuzdur; vızıltı hem açlıktan, hem de sevinçtendir. Çünkü böylesi bir acıkmak, ancak mutlu insanlara hastır. Bu durumda yatmak pek tabii vakit kaybı ve ahmaklıktır.

Bu yüzden ben de yatakta oyalanmayı bırakıp neredeyse zıplayarak ayağa kalktım ve suratıma yapışmış gülümsemeyi de alıp banyoya gittim. Anlayamadığım şarkılar söyleyerek duş aldım. Suratımı bolca köpürtüp, “Katibim”i ıslıkla çalarak tıraş oldum. Dolaptan en temiz ve en beğendiğim elbiselerimi çıkarıp ıslık eşliğinde giyindim. Kahvaltı yapmadım çünkü önceden verilmiş bir sözüm vardı. Bir randevu. Ciddi bir randevu. Belki hayatımın kadını olacak kişiyle yapacağım bir kahvaltıya gitmek üzere hazırlanıyordum.

“Meri!”

Her biri diğerinden bir kat daha garip ve anlaşılmaz onlarca duygunun ve ses tonunun tortop olmasıyla meydana gelen utanç verici tizlikte bir çığlıkla havaya sıçramıştım.

İçimden söylemeyi denedim:

“Meri”

İşte oldu. Sesli söylemeye çalıştığımda neşeden şımaran dilim adeta şişiyor, dudaklarım buz kesiyor, kaskatı kesilen yüzümün her hareketini hissettiğimden kendime yabancılaşıyordum.  Bir süre daha evde telaşlanıp toparlanmaya çalıştıktan sonra hırlamayı bırakıp anahtarlarımı cebime koydum ve evden çıktım.

Genelde apartmanın otomatik kapısının arkamdan kapandığını duyar duymaz elim ceketimin cebine gider ve farkında bile olmadan bir sigara çıkarıp içerim. Yine elim cebime gitti, yine paketi tuttum, yine sigara çıkardım ama bu defa yakmadım. Bekledim. Bekledim çünkü Meri’nin beni aç karnına sigara içen -ki içerim-, tiryaki -ki öyleyim- iradesiz -öyle miyim?-, üzerinde hep ağır bir sigara kokusuyla dolaşan bir adam olarak tanıması istediğim son şey olurdu. Kabul etmeliyiz ki, aşk samimiyeti sever ama yalanlarla büyür. Aç karnına içilmiş tek bir sigara yüzünden onu kendimden uzaklaştırabilirdim. Hayatımın aşkını göz göre göre elimden kaçırabilirdim ve yine aşk avucun içinde bir şeydir. Beni büyüleyen, her seferinde yeniden sendeleten, karanlıktan çalınmış koyu mavi gözlerin sahibini bir daha asla göremeyebilirdim. Parmaklarımda kırdığım sigarayı sokağın taş zeminine öfkeyle fırlatıp attım.

Evimi düşünüp sabah bulduğum neşe dolu ıslığı yanıma çağırdım. Çağırır çağırmaz geldi ve dudaklarıma kondu. Islığım ve ben her adımda mutluluğa biraz daha yaklaşıyorduk. Kalbimin kanatları, bir sinek kuşunu aratmayacak kadar hızla çarparken dudaklarımdaki ıslık sesi gittikçe yükseliyordu.

Kader ağlarını örmüştü ve ben hayatımın değişeceği âna her adımda biraz daha yaklaşıyordum.

 

-İKİ-

 

“Siz hükmetmek için yaratılmışsınız!”

Takım elbiseli, alabildiğine sıradan görünüşlü, imza tahlili uzmanının birdenbire adeta biçim değiştirerek bir orta çağ büyücüsüne dönüşmesini benim fazla gelişmiş hayal gücümle açıklamak işime gelmiyor değildi. Ama yemin ederim ki, o dört kelimeyi bir kehanet gibi fısıldarken şimşek çakması gibi bir görüntü, dehşetle çarpılmış zavallı gözlerimin önünde beliriverdi. Bir anda 1.65 boylarında, zayıf hatta çelimsiz görünüşlü bu adam uzayıp genişleyiverdi. Az önce kısa ve kıvırcık olan saçları uzayıp gürleşerek, omuzlarına doğru yaşlı bir aslanın yelesi gibi dalgalanmaya başladı. Neredeyse parlak denilebilecek yüzü, asırlık kırışıklıklar ve göğsüne kadar dökülen sakallarla kaplandı. Duman solumaktan fersizleşmiş, şehirlilere has bıkkın göz bebekleri, gerçek ateşle haşır neşir olmuş alev alev, simsiyah iki kor tanesine dönüştü.

Akıl sağlığım için ya görmediğimi varsaymalıydım ya da hayal ettiğimi ve her iki durumda da bu durumdan fazlasıyla eğlendiğimi. Bence alay eden insan delirmez. Deliler efkâr budalalarından çıkmıştır hep. Kendiğime biçtiğim yeni role bürünmek için hiç beklemedim.

“Hadi ya, hap da var mı?” dedim. “Ne hapı?” dedi bu cevabı beklemeyen imzacı. -Ona kısaca imzacı demeye daha tanışmadan karar vermiştim sanıyorum.-

“Hani kırmızı mı, mavi mi? Matrix filan.” Alayla kıvrılan dudaklarımın arasından konuşurken göz ucuyla da Meri’ye bakıyor, henüz yavanlığını kavrayamadığım esprime cevaben en azından bir tebessüm bekliyordum. Belli bir cevap alamayınca, alaycılığımı daha ciddi bir boyuta taşımak zorunda olduğumu anladım. Çünkü Meri eğlenmiyordu.

“Nereden anladınız, sorabilir miyim acaba?” dedim.

“Elbette elbette, herşey o kadar açık ki” dedi imzacı ve gözlerini iyice kısıp imzamı incelemeye devam etti. Birkaç dakika boyunca cevap vereceğini umarak bekledim ama onun alt dudağını kemirerek yeniden imzama daldığını görünce; “Nasıl?” diye yeniden sormak zorunda kaldım. Önce onu daldığı âlemden çıkardığım için rahatsız olmuş gibi suratını buruşturdu sonra yeni bir şey hatırlamış olmalı ki hafifçe irkildi. Elinin altında duran kırmızı kapaklı karton dosyanın içinden çıkardığı ince ve yağlı kâğıdı bir kalemle birlikte önüme sürdü.

“Açıklayacağım ama şuraya bir imzanızı daha rica edebilir miyim?”

 

İmzayı attım, açıkcası ben de meraklanmaya başlamıştım. Ne zaman gergin olsam kötü espriler saklandıkları yerden ansızın çıkıp dilime hücum ederler. Sıradan bir gün olsa umursamaz ard arda sıraladığım yavan esprilerimle alaycılığın güvenli sularında muhatabıma hayatı zindan ederdim ama bu defa farklıydı. Yanımda o vardı. Meri!

Sırf bu yüzden direnmeliydim. Ünlü “boş kâğıda imza atma” esprisini kaç yutkunuşta geldiği yere gönderebildim hatırlamıyorum. Kalemi kâğıdın üzerine bırakırken göz ucuyla Meri’ye baktım. “Seni seviyorum” dedim gözlerimle, çok yakında cesaretimin dudaklarıma sirayet etmesini umarak. O anladı mı anlamadım. Ancak öne doğru uzattığı çenesi, kavuşturduğu kolları ve dizinden itibaren kırarak yarım adım öne uzattığı sağ bacağı meraklandığını ve bu garip durumun ilgisini çektiğini gösteriyordu. “İnsan buranın havasını soluyunca bile tahlil yapası geliyor. Ne kullanıyorsunuz?” diyecektim, diyemedim. İçimde bir yerlerde, hiç durmadan kötü espri üreten şu şeyden iyice sıkılmaya başlamıştım. Rahatlamaya çalışmalıydım. İmzacının konuşmasını beklerken Meriyle ikimizi uçsuz bucaksız bir denizde bembeyaz bir teknede hayal ettim. Elele uzanmış dalgaları dinlerken göğü seyrediyorduk. Gözlerimiz kapalıydı. Göğü görmek için gözlerimizi açmaya gerek yoktu, pek çok şeyi görmek için gözlerimizi açmaya gerek yoktu. Mutluyduk ve mutluluğumuz göğü dolduruyordu. Zaman bizi görmeden üzerimizden akıp geçiyordu. Maalesef bu an fazla uzun süremedi. İmzacının homurtuları hayal dünyamı yerle bir ediyordu. Deniz oluşan çatlaklardan sızmaya başladı. Gerçek dünyaya yeniden düşüşümün ispatı, karşımda kafasını sallayarak ağzının içinde birşeyler geveleyen şu imzacıdan başkası değildi. Hiç değişmeyen bir tempoyla “mırıl mırıl mırıl mırıl”danıyordu.

İşte yeniden geriliyordum.

“Yeter kardeşim, biz bile o kadar kurcalamıyoruz.” Kendimi daha kaç kez tutabileceğimi bilmiyordum. Dişlerimi dudaklarıma bastırarak imzacının masasının önündeki imzamı ben de incelemeye başladım.

Bu imzayı ne zaman ve nasıl icat ettiğimi hatırlamıyordum. Uzun zamandan beri imzamdı sadece. Eh tabi, biraz farklıca olmasıyla zaman zaman gurur duyuyordum ama bunu herkes gibi sıkıldığımda boş kâğıtlara imza atıp seyretmekten öteye götürmüyordum. “Hata” yazmak pek çok sebepten hoşuma bile gidiyordu. Benim esprili yanımı ortaya çıkardığını düşünüyordum bir kere.  Arada sırada pinpirikli devlet memurlarının gözlük altı bakışlarının tacizine uğrasam da “Halis Ata Işık benim adım, Halis Ata yani” diyerek durumu kurtarıyordum.

Hülasa, imzamın hayatımda öyle özel bir yeri olduğunu söyleyemem. Bir keresinde on ay boyunca maaşımın yarısını ödemek zorunda kaldığım senetlerdeki göz yaşartıcı görüntüsü hariç. Ama herkesin imzası böyle şeyler yapabilir.

“Biz burdayız, unutmadın değl mi hocam?” diye bağırarak hem kendi düşüncelerimden sıyrılıp hem de ona sıkıldığımı anlatmaya çalıştım.

“Kesinlikle!” diye cevap verdi imzacı ve en yeni keşfini anlatan kaçık bir mucit gibi hevesle şakımaya başladı.

“Şu ‘a’ lara bakar mısınız Halis Bey? Hem de iki tane birden; birincisi iki dairevi şeklin arasında ve iyice çizgiye yaslanmış, neredeyse gizlenmiş halde. Onu kovalayan bir şey var sanki. Sokak köpeklerinden kaçan korkmuş zavallı bir yavru kedi gibi nasıl da titriyor bakın. İkincisi, ah ikincisi; ne cesur, ne gösterişli! Bakın bakın kuyruğuna, bir hükümdar pelerini adeta. Muhteşem muhteşem! Olağanüstü!”

İmzacının ‘a’ larımla ilgili düşünceleri canımı sıkıyordu. Kıskanıyor muydum yoksa? Kendimi, güzel karısını çenebaz bir çapkının kollarından kurtarmaya çalışan zavallı bir koca gibi hissediyordum.  Zaten gergindim ve bu durum iyice gerilmeme sebep oluyordu. “Bırak ulan ‘a’ larımı” diyecekken kendimi kontrol ettim.

“Kardeşim şunu anlayacağımız bir dile çevirsene, ne pelerini ne kedisi ne köpeği. Uzatma, işimiz gücümüz var!”dedim. Yüzümün kızarmasına mani olamıyordum. Öfkelenince yüzüm kızarır. Halimi gören imzacı, az önceki abartılı coşkusundan pişman olmuş olmalı ki, birkaç kez derin nefes alıp daha kontrollü bir ses tonuyla konuşmaya devam etti.

“Sakin olun Halis Bey. Özür dilerim, birden kendimi kaptırmışım. İzah edeyim. Bakın şu ‘H’ yi görüyor musunuz?”

“Evet az önce ben çizdim.”

“Elbette siz çizdiniz. Bu H harfi imzanızın ilk harfi, sizin ömrünüzün özetidir. İlk harfler, bize ihtiyacımız olanı ana hatlarıyla söyler. Sizinkinin bana söylediklerine gelince; çizgilerle tamamladığınız ilk daire yani ‘H’ nin alt yuvarlağı, şahşahalı bir başlangıcı işaret ediyor. Doğumunuz. Ortada ki düz çizgi ise bir tezat, yani sizinkine göre bir doğum için tezat. Sade, sıradan, iniş çıkışlardan heyecandan yoksun bir hayat. Ve son bölüm; Altlı üstlü çizilmiş daireler. Başlangıçtan da büyük ve azametli bir sonu haber veriyor bana! Ani, önlenemez ve kesin bir yükseliş! İmzanın geri kalanına gelelim yani ayrıntılara. İnanın öyle zengin bir devami imzanız –mesleki terimler için beni affedin- var ki, söyleyeceklerim yalnızca ilk bakışta gördüklerim. Her kıvrımda ayrı bir delil yakalıyorum. Az önce de belirttiğim gibi hükmetmek için yaratılmış bir soydan geliyorsunuz, doğumunuz bu kudret üzere olmuş. Hani Cengiz han’ a atfedilen bir mit vardır, sağ avuç içinde kanla doğduğuna dair. Oğuz Han için de söylenir. Şimdi şu kapıdan anneniz girse ve ‘Halis Ata avucunda bir kan lekesiyle doğmuştu’ dese, zırnık şaşırmam bilesiniz. İsminizin tersten silah olarak okunduğunu biliyorsunuz değil mi? Neyse bu benim uzmanlık alanım sınırlarında değil, devam edelim. Bu ‘a’ lar asil kanı, seçilmiş olmayı temsil ediyor. Rün diyoruz bunlara.  H harfinden imzanın sonuna kadar uzanan çizgi, sizin hayat çizginiz. Hayat çizgisini tam ortadan ikiye bölen t harfi ise miladı. Her yaşamın böyle milatları vardır. Ustam hep ‘Dünya tarihini yani eninde sonunda başkasının tarihini bile milatsız okuyamayanlar, kendi hayatlarının milatlarından habersiz nasıl yaşayabiliyorlar, anlamıyorum.’ derdi. Ne diyorduk her yaşam evet ama sizinkisi kadar keskin olanı az bulunur. Yani ‘t’ bir olaydır. Hayatınızın akışını değiştirecek bir olay. ‘T’ nin ne zaman olduğunu sorabilirsiniz bana. Ben de bilmediğimi söylerim. Tahminde bulunmam için ısrar ederseniz, şaşkınlıktan irileşmiş göz bebeklerinize bakarak ‘Neden şu an olmasın ki?’ derim. Şu an, asil kanınızı öğrendiğiniz an!”

İmzacı, söylediklerinin üzerimdeki etkisini ölçmek ister gibi sustu ve bir süre beni izledi. Söylediklerini hazmetmem için bana süre vermiş olabileceği de düşünülebilir. Yine de tekrar konuşmaya başlaması uzun sürmedi.

“Dikkat edin, milattan önce olan birinci a, yaşam çizginizin düşüş eğrisinde ve iki dairenin arasında sıkışmış gibi duruyor. Eğer kızmayacaksanız ben yine de saklanmış demeyi tercih ederim. Milattan sonra olan ikinci a ise, çizginin çıkış eğrisinde ve cesurca sergiliyor gösterişli kıvrımlarını. Ah çapkın! Afedersiniz. İkinci ‘a’ nın kuyruğuna bakar mısınız? Az önce pelerine benzettiğim yeri kast ediyorum, neden öyle?”

Saçmalığın bunca ince düşünülmüşü ve içsel tutarlılığı olanı mı yoksa hayatımın en olmadık anında öğrenip inandığım gerçekler miydi, beni bunca sersemleten. Duyduklarım karşısında tepkim ne olmalıydı? Tepki vermek için acele etmeme gerek yoktu, şimdi benden istenen sadece basit bir cevaptı. Birkaç kez kekeleyerek;

“Bi-bilmem, gü-güzel göründüğünü düşünüyordum galiba.” dedim.

“Hayır Halis Bey, bizim mesleğimizde tesadüflere yer yoktur, ufacık bir noktanın bile bir anlamı vardır. Ne demiş Hz. Ali ki kendisi bizim üstat saydıklarımızdandır; ‘İlim bir noktaydı, onu cahiller çoğalttı’ Söylediğimde siz de fark edeceksiniz, apaçık ortada. Sonsuzluk işareti. Nasıl fark edemezsiniz? Bu, sonsuza kadar yaşayacak bir hanedanın üyesi olduğunuz tezimi iyice kuvvetlendiriyor. Başka kardeşiniz var mı?”

“Yoo!”

“Tam düşündüğüm gibi. Tek oğul! Siz O’sunuz Halis Bey!”

İmzacının isterik çığlığıyla Meri’de, ben de olduğumuz yerde sıçradık, hatta imzacının kendisi bile. Omuzlarımı hafifçe kaldırıp, başımı bulutların arasından çıkardım;

“Kimim?” diye sordum fısıltıyla. Bozulan kıravatıyla boğuşan imzacı, birden içeri girdiğimiz zamanki vezneci kimliğine bürünüp, belli bir hayal kırıklığıyla;

“Ben kâhin değilim beyefendi. Bunu bilemem, ben sadece çizgilerin bana anlattığını söyleyebilirim.” dedi ve küsmüş gibi koltuğunu geri doğru iterek kollarını kavuşturdu.

Ayağa fırladım. Dilimin ucuna gelen onlarca küfrü, sessiz bir şaklatmaya geriye savurup Meri’ye döndüm. Bir şeyler söylemesini bekliyordum. Kendisine ihtiyacım olduğunu anlamış olmalı ki elimi tuttu. Sıcacık narin eli, sağ elimi ısıttı. Gözlerine baktım, ürkek ve sevimli bir parlaklık gördüm orada. Sendeledim.

Meri bu deliye inanıyordu.

Kendimi yokladım. Huzursuzca kıpırdandım, kabul etmeliydim. Bu deliye ben de inanmıştım.

Meri’nin bakmaya doyamadığım gözlerinde bana karşı esrarengiz bir saygı oluştuğunu fark ettim. İmzacının doğruları söylediğinden kuşkulu olsam da ona inanmaya karar vermiştim. Her zaman doğrulara inanmak gerekmez. Ben hükmetmek için yaratılmıştım ve Meri’nin böyle birini sıradan bir Halis Ata’dan daha fazla seveceğine emindim. İmzacıya dönüp “Borcumuz ne kadar?” dedim. Sağ kaşını hafifçe kaldırarak ve biraz daha çirkinleşerek;

“Bilmiyor musunuz?” diye cevap verdi.

“Neyi bilmiyor muyum?”

“Ben para için çalışmam, karşılık olarak sizden sadece koleksiyonum için bir imza lütfetmenizi rica edeceğim” diyerek masanın üzerinde duran siyah deri çantasından ciltli, kalın bir defter çıkardı. Kısa bir süre karıştırdıktan sonra her iki tarafı da boş olan bir sayfa açarak bana uzattı.

“Ciddi misiniz?” dedim. Konuşmaya bile tenezzül etmeden eliyle defteri gösterdi.

Kalemi elime aldım ve imzamı atmaya başladım. ‘H’ nin ilk çizgisini yukarıdan aşağıya doğru sorunsuzca çizdim ama iş dairelere gelince birden kaderimi çiziyormuşum hissine kapıldım. Ağır ağır ve her çizgiyi düşünerek geleceğimi çizmeye koyuldum. Kalem durdu. Sırtımdan soğuk terler boşalıyordu. İmzacıya baktım. Bıyık altından gülüyordu.

“Korkmayın, herkese aynısı oluyor. Benim koleksiyonum da zaten atılamayan imzalardan ibarettir. Bir süre imzanızı düzgün atamayacaksınız, bu sizi endişelendirmesin.” dedi ve defteri önümden alarak dikkatle deri çantasına yerleştirdi.

Yapılamayan ilk esprimden bu yana sıkılı olan sol yumruğumu imzacının ukala burnuna yapıştrmak için dayanılmaz bir istek duyuyordum. Dişlerimi sıkarak bir adım öne attım ki, sağ elimin sıcaklığı bana engel oldu. “Ben senin kaderini değiştirirdim ama neyse” dedim içimden ve Meri’ye yöneldim. Devam etmemiz gereken bir ilk buluşmamız vardı.

 

-ÜÇ-

 

Ertesi gün herşeyin bir rüya olduğu korkusuyla uyandım ama dün sabahtan beri yüreğimde büyüttüğüm gurur ve neşenin bu korkuyu yenmesi fazla uzun sürmedi. Neşeliydim çünkü Meri’yle dün aldığımız sinema biletleri ve bana hediye aldığı kitap başucumda duruyordu. “Küçük Prens” küçük gezegeninden beni selamlıyordu. Gururluydum çünkü ben hükmetmek için yaratılmıştım! Meri’de ben de biliyorduk ki masalın bundan sonrası “ve sonsuza kadar mutlu yaşadılar…” diye bitecekti. Biz bir kral ve kraliçe olarak yaşayacaktık, dahası sırrımızı kimseyle de paylaşmayacaktık. Bir oğlumuz olacaktı, adını şimdiden düşünmüştük. Hilat Ata IŞIK! Onun talihi de yaver gidecek ve prensesini bulup kim olduğunu öğrenir öğrenmez mutlu sonla biten başka bir masalın kahramanı olacaktı. Derin bir nefes aldım, güneşi içime çektim.

İşaret parmağımla havaya esaslı bir imza attım. Dudağımda yeni bir ıslıkla banyoya yöneldim.

 

 

Şubat 2009-İstanbul

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz! Arkadaşına gönder!

0 yorum yazılmıştır

« Önceki :: Sonraki »